İnsan olmak, yalnızca biyolojik bir varlık olarak dünyaya gelmek değildir; asıl mesele, bu varoluşu anlamlandırabilmek, ona değer katabilmek ve onu ahlâkî bir zemine oturtabilmektir. Diğer bir ifade ile insan olmak, bu biyolojik varlığı/beşeri, ahlâkî bir varlığa/insana dönüştürebilmektir. Zira beşer kavramı, insan denilen bu varlığın, biyolojik, fizyolojik ve anatomik yapısını tanımlarken; insan kavramı da aklıyla düşünen, vicdanıyla tartan, iradesiyle tercih eden ve sorumluluklarıyla anlam kazanan bir varlığı tanımlar. Bu da insan olmanın, “verili durumdan” ziyade, sürekli inşa edilen bir “varoluş süreci” ne işaret eder. Çünkü bir anneden doğan her bebek, bir “beşer” dir, ama her beşer “insan” değildir. Bu beşerin insan olabilmesi için çaba harcaması, gayret göstermesi ve uzun bir yol katetmesi gerekmektedir. Bu nedenledir ki bu uzun yolda kimi beşer, insan olma erdemini elde ederken, kimi beşer de bunu elde edememekte ve insan olmayı bir türlü becerememektedir.
Bunun içindir ki Sokrates; “Atlar at olarak doğar; insanlar insan olarak doğmaz, insan olunur.” Derken; Erasmus da buna benzer bir ifade ile insanı tanımlar. Elisabeth Kübler Ross ise “Tanıdığım en güzel insanlar, yenilgiyi, acıyı, mücadeleyi, kaybı yaşamış olan ve diplerden çıkış yolunu kendileri bulmuş insanlardır. Güzel insanlar öylece ortaya çıkmazlar; onlar oluşurlar.” demektedir.
Nitekim Fuzlî,
“Eylesen, her ne kadar tûtîye ta’lîm-i lisân [1]
Sözü insan olur, amma özî insân olamaz.” beyti ile
Ziya Paşa,
“Âsaf’ın mikdârını bilmez Süleymân olmayan,
Bilmez insan kadrini âlemde insan olmayan.” beyti ile;
Ferid Kam ise,
“Ne kadar olsa da esbab-ı seadetle bekam,
Olamaz kimse bu alemde elemsiz bir an,
Elemim yok diyen erbab-ı tecellüd varsa , [2]
Ya bu alemden uzaktır, ya değildir insan” dörtlüğü ile kimlerin insan olamayacağına dair düşüncelerini ifade etmişlerdir.
İkinci Cihan savaşı sırasında Almanya’da yaşanan faciaya şahit olan bir lise müdürünün, her eğitim-öğretim yılı başında öğretmenlerine gönderdiği mektupta insan olamamanın en acıklı ve hüzün verici halini şöyle anlatır:
“Bir toplama kampından sağ kurtulanlardan biriyim. Gözlerim hiçbir insanın görmemesi gereken şeyleri gördü. İyi eğitilmiş ve yetiştirilmiş mühendislerin inşa ettiği gaz odaları, iyi yetişmiş doktorların zehirlediği çocuklar, işini iyi bilen hemşerilerin vurduğu iğnelerle ölen bebekler, lise ve üniversite mezunlarının vurup yaktığı insanlar…Eğitimden bu nedenle kuşku duyuyorum. Sizden istediğim şudur: Öğrencilerinizin insan olması için çaba harcayın. Çabalarınız bilgili canavarlar ve becerikli psikopatlar üretmesin. Eğitim, çocuklarınızın daha fazla insan olmasına yardımcı olursa, ancak o zaman önem taşır.” [3] Ne hazindir ki günümüzde de İsrail, bunun benzer şeklini, Gazze’de gösteriyor.
Nurettin Topçu ise en samimi dostlarından gördüğü vefasızlığın kendisinde yarattığı derin hüznü ve isyanı, Orhan Okay’a gönderdiği bir mektupta şöyle dile getirmektedir: “Hizmetine ömrümü harcadığım memlekette dostlarım kalmadı gibi bir şey. Adeta yapayalnızım, boşlukta ve adeta etrafımdakilerden başka bir dünyadayım. İnsanın düşkünlüğünü, sefaletini bilirdim ama ruh sefaletinin bu kadar karanlığını görmemiştim.
İnsan diye emek verdiklerimin hemen hepsi de ruh ve mana mefhumuna yabancı, menfaat kölesi bir takım haşerelermiş. Ahlaksızlığın ummanı olan bu Şark’ı yaşadıkça tanıyorum. Burada insanı fenerle arayanlar yanılmamışlar. ‘Müslümanız diyen insan yığını’ yok mu? Onlar Şark’ın en aşağı tabakasını teşkil ediyor. Müslümanlık, yaşanan şekliyle Müslümanlık Şark’ı bitirmiş. Buraya artık ne ilim girer, ne ahlak, ne de Allah uzanır bunlara. Bunların önce her şeyi bırakıp, insanlık devrine girmeleri lazım.” [4]
Bu sözlerden alacağımız mesaj; insanın olgunlaşmış bir varlık olarak dünyaya gelmediği, fakat olgunlaşma potansiyeline de sahip bir varlık olduğudur. Bu nedenle insanın olgun bir varlık olabilmesi için, “olma” sürecini yaşaması gerekmektedir. Bitki ve hayvan, dünyaya geldikleri anda ne ise öldüklerinde de o dur. İnsan ise, insan olma potansiyeli ile dünyaya geldiği için, tercihleri ve çabaları nispetinde insan olmaktadır. Zira bir kişinin bir beşer olarak doğması, onu insan yapmamakta, ancak her beşer, insan olma çabası oranında insan olabilmektedir. İnsanı değerli kılan da onun bu çabasıdır.
O halde insan olmak ne demek?
İnsan olmak, önce selîm bir akla/akl-ı selîme sahip olmak demektir. Zira akıl, insanı diğer canlılardan ayıran en temel özelliklerden biridir ve en önemlisidir. Akıl sayesinde insan, yalnızca gördüğünü değil, görünmeyeni de kavrayabilir; sadece yaşadığı anı değil, geçmişi ve geleceği de düşünebilir. Ancak akıl da tek başına yeterli değildir. Doğru bilgiye ve vicdana da muhtaçtır. Çünkü akıl, kullanıldığında doğruyu gösterebilir ama onu tercih etmeyi zorunlu saymaz. İşte burada devreye insanın vicdanı ve iradesi girer. Zira vicdan, insanın iç dünyasında yankılanan ahlâkî sestir; iyiyi kötüden ayıran, doğruya yönelmeyi teşvik eden bir iç rehberdir, irade ise vicdanın yönlendirdiği doğruyu gerçekleştiren yetinin adıdır. Bu nedenle de insan olmak; aklını, vicdanını ve iradesini kaybetmemek ve bunlara sahip olmak demektir.
İnsan olmak, aynı zamanda sorumluluk bilincine de sahip olmaktır. Zira sorumluluk, sadece akıllı insanlara özgü bir niteliktir. Aklı olmayan insanlar ile diğer canlılar böyle bir niteliğe sahip değildirler. Bu nedenle her insan, yaptığı her tercihten ve eyleminden sorumludur ve bunun hesabını vermekle de yükümlüdür. İnsanın bu sorumluluğunu da Kur’an, Allah’a; insanlara ve çevreye karşı sorumluluk olarak açıklar ve bu sorumluluğun da bireysel olmadığını; aynı zamanda toplumsal olduğunu da ifade eder. Zira insan, sadece kendine değil, aynı zamanda içinde yaşadığı topluma ve kendini yaratan Allah’a karşı da sorumludur. Bu nedenle kulluk, adalet, merhamet, dürüstlük ve hakkaniyet gibi ahlâkî değerler, insan olmanın ve insan kalmanın vazgeçilmez unsurlarıdır. Bu değerlerden yoksun bir varlık, biyolojik olarak insan olsa ve böyle tanımlansa da ahlâkî anlamda insan olma vasfına ve kişiliğine sahip değildir.
İnsan olmak aynı zamanda bir arayıştır. Hakikati aramak, anlamı sorgulamak ve varoluşun derinliğine inmeye çalışmak, insanın ontolojik serüveninin de bir parçasıdır. Bu arayış, bazen bir iç muhasebe, bazen bir tefekkür, bazen de bir mücadele şeklinde ortaya çıkar. İnsan, bu süreçte kendini, iyi ve kötü huylarını tanır, sınırlarını keşfeder ve nihayetinde kendini tanıma imkânı bulur. Bununla birlikte insan olmak için sadece düşünmek ve kendini sorgulamak da yeterli değildir; aynı zamanda bu düşüncesini ve sorgulamasını eyleme dönüştürmekle de yükümlüdür. Zira iyi niyet, iyi davranışla anlam kazanır. Merhamet, ancak bir başkasının acısını dindirdiğinde; iman da ancak gereği yapıldığında ve davranışlara yansıtıldığında gerçekleşme imkânı bulur. Adalet, ancak uygulandığında bir değer ifade eder.
Bu nedenle insan olmak, doğuştan verilen bir kimlik değil, ömür boyu süren bir çaba ve gayretle kazanılan bir kişiliktir. Bu çaba da aklı doğru kullanmayı, vicdanı diri tutmayı, sorumluluk bilinciyle hareket etmeyi ve hakikat arayışını sürdürmeyi gerektirir. İnsan, ancak bu değerleri hayatına yansıttığı ölçüde gerçek anlamda “insan” olabilir; aksi takdirde, sadece yaşayan, ama düşünmeyen ve anlam üretmeyen, ürettiklerini de hayata yansıtmayan biyolojik bir varlık olarak kalır.
Sonuç olarak insan olmak, insana doğuştan verilmiş hazır bir paye değil; ömür boyu süren bir çabanın, bir arayışın ve bir iç hesaplaşmanın neticesinde hak edilen bir kişiliktir. Bu yolculukta akıl, sadece düşünmek için değil, aynı zamanda hakikati bulmak ve ona teslim olmak için de bir vasıtadır. Vicdan ise sadece taşınan bir emanet değil; her an konuşan, uyaran ve yön gösteren ilahî bir sestir. Bilgi de öyle… Zihinde biriken kuru bir yığın değil; hayata sirayet ettiği ölçüde anlam kazanan bir ışıktır. Çünkü insan, kelimelerle kurduğu dünyada değil; davranışlarıyla inşa ettiği hayatta kendini ortaya koyar. Söylenen sözler zamanla unutulur; fakat yapılan işler, sergilenen tavırlar ve yaşanan hayat, insanın gerçek yüzünü gösterir ve kişiliğini yansıtır.
Bu sebepledir ki Yüce Allah, “Ey inananlar! Yapmayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz?” [5] hitabıyla, söz ile davranış arasında bir kopukluğun olmamasına dikkat çekmektedir. Zira sözünün arkasında durmayan ve bunu hayatına yansıtmayan bir kimse; dışarıdan bakıldığında insan suretinde olsa da iç dünyasında henüz insan olma erdemine erişememiş demektir. Öyleyse her insanın şu soruyu kendine sorması gerekir: Ben gerçekten insan olmanın sorumluluğunu taşıyan akıllı ve vicdanlı bir hayat mı yaşıyorum, yoksa bunlardan uzak, ama insanî vasıflara sahip olmayan insanımsı bir görüntü mü sergiliyorum?
[2] Tecellüd, yalandan kendini cesur gösterme
[4] M. Orhan Okay, Anadolu’dan Hatıralarla Nurettin Topçu’nun Mektupları, Cümle Yayınları, Ankara, 2015, s.139.