TUTUCULUK, MUHAFAZAKÂRLIK VE KUR’AN
MAKALE
Paylaş
03.05.2026 17:20
1.486 okunma
Prof. Dr. Celal Kırca

İnsan, geçmiş ile gelecek arasında kurduğu bağ sayesinde kimliğini ve yönünü tayin eden bir varlıktır. Bu bağ, bazen geleneğe körü körüne bağlılık şeklinde ortaya çıkarken, bazen de geçmişi tümüyle reddeden bir kopuşa dönüşebilmektedir. Dolayısıyla geçmişi kutsallaştıran bir tutuculuk ile tümden yok sayan bir anlayışın, doğru bir düşünce olmadığı; zira her iki düşünce tarzının da insanın geçmiş ile gelecek arasında sağlıklı bir ilişki kurmasına engel olduğu görülüyor. Nitekim  geçmişle gelecek arasındaki bu ilişkinin en veciz ifadesini, Yahya Kemal’in Ziya Gökalp’in kendisine yönelttiği “Harâbîsin harabâti değilsin, gözün mazidedir âti değilsin” eleştirisine verdiği “Ne harâbî, ne harâbatîyim; kökü mazide olan âtiyim” cevabında buluyoruz.

Ne var ki günümüzde bu ilişkiye; kimi insanların önem vermedikleri, hatta geçmişi unutmaya çalıştıkları; kimi insanların ise tutku derecesinde bu ilişkiye bağlı kaldıkları; kimi insanların da bu ilişkiye bilinçli yaklaşıp seçici oldukları ve bu yolla geçmişi korumaya çalıştıkları müşahede ediliyor. Bu yaklaşım tarzlarına göre de insanlar tutucu, muhafazakâr veya modern olarak tanımlanıyor. Hatta pek çok kişinin tutuculuk ile muhafazakârlığın, farklı anlamlara sahip iki kavram olduğunu bilmediği ve birbirinin yerine kullandığı da   görülüyor.

Tutuculuk, genel anlamıyla mevcut olanı olduğu gibi koruma eğilimini ve düşüncesini; daha açık bir ifade ile geleneği, alışkanlıkları ve mevcut düzeni sorgulamadan benimseme zihniyetini yansıtıyor. Bu zihniyetin de “eskiden beri böyle idi” düşüncesini yeterli gördüğü; yeni düşüncelere ve fikirlere karşı reaksiyoner bir tavır aldığı, mesafeli duruşu benimsediği ve bu nedenle de her yeniliğe ve farklı düşüncelere karşı bir direnç geliştirdiği biliniyor. Bu direncin, her ne kadar kültürel değerleri koruma amacını taşıdığı söylense de çoğu zaman yeni fikirlerin ve düşüncelerin önünde bir engel teşkil ettiği, hatta yobazlık derecesine vardığı da görülüyor.

Zira yobazlık, tutuculuktan çok daha sert ve kapalı bir zihniyeti ifade etmekte, dolayısıyla yobaz diye tanımlanan kişilerin; farklı düşüncelere tahammül edemedikleri, sadece kendi inançlarını ve düşüncelerini mutlak doğru kabul ettikleri; eleştiriye ve tartışmaya kapalı oldukları müşahede ediliyor. Bu nedenle yobazlıkta sadece “koruma düşüncesi” olmuyor; aynı zamanda dayatma, mutlak doğruculuk ve tahammülsüzlük de belirgin bir görünüm arz ediyor. Sanırım şu cümleler, size bu konuda bir fikir vermeye kâfi gelecektir:

“İslamiyet’te çözülmemmiş hiçbir mesele kalmamıştır. Ehl-i Sünnet alimleri, kıyamete kadar yapılacak olan her işin yollarını, Ashâb-ı Kiramın açıklamasından, Kitap ve sünnetten çıkartıp bizlere bildirmişlerdir.”  [1]

“Yeni bir tefsire ihtiyaç var mıdır?  Bir kitap ancak ihtiyaç olursa yazılır. Ehl-i sünnet alimleri, bugüne kadar yazdığı tefsirlerde bir noksanlık mı bıraktılar da bu noksanlıkları tamamlayacaksınız?  Veya tefsirlerine bidatler, fazlalıklar karıştırdılar da siz bunları mı ayıklayacaksınız? Elli bin cilt kitap okudum, muteber tefsirlerin hiçbirinde noksanlık veya fazlalık görmedim. Yazacağın tefsiri yırtar çöp tenekesine atarım.” [2]

Ne var ki bu anlayışın sadece günümüze has bir durum olmadığı, geçmişte de buna benzer düşüncelere sahip kişilerin bulunduğu görülüyor. Mesela   Kerhî (ö.340/951), “Mezhebimize aykırı olan her âyet ve hadis ya te’vil edilmiştir ya da nesh edilmiştir.” [3] derken; Savî’nin de “Dört mezhebin görüşleri, Kur’ân, sünnet ve sahabenin görüşlerine aykırı bile olsa onlara muhalefet asla câiz olmaz.” [4] dediği biliniyor.

Tutuculuktaki kadar olmasa da muhafazakârlıkta da bir koruma söz konusudur. Ancak bu korumanın tutuculukta olduğu gibi katı olmadığı; mutlak doğru anlayışına dayanmadığı ve geçmişten gelen değerleri akıl ve tecrübe süzgecinden geçirerek bugüne taşımayı amaçladığı görülüyor. Bu nedenle muhafazakârlık hem geçmişin değerlerini hem de yeni fikirleri sorgulayarak doğru olanlarını yanlışlarından ayırarak kullanmayı ifade ediyor.  Zira eski, eski olduğu için atılmıyor, değerli olduğu için korunuyor; yeni de yeni olduğu için değil, doğru ve iyi olduğu için alınıyor. Bunun adına da muhafazakârlık deniliyor. Zira muhafazakârlık, bir taraftan geleneğe sahip çıkıp onu korumayı amaçlarken; diğer taraftan da geleneğin yeni fikir ve düşüncelerle buluşmasını sağlayan ve gelişmesine katkı sunan yeniliklere ve yeni düşüncelere de kapı aralıyor.

Bu nedenle muhafazakârlıkta gelenek ve görenekler körü körüne taklit edilmiyor; bilakis onların anlam ve işlevine göre değerlendirilmesi yapılıyor ve geçmişle gelecek arasında köprü kuruyor. Bu da tutuculuktaki “koruma” ile muhafazakârlıktaki “bilinçli koruma” arasındaki farkı belirliyor.  Nitekim, Kur’an, bu konuya da temas ederek, “Biz babalarımızı/atalarımızı bir inanç toplumu [ümmet] üzerinde bulduk ve biz onların izleri üzerinden giderek doğru yolu buluruz” dediler.” [5] ayeti ile de geçmişe körü körüne bağlı olmayı, geçmişi doğru-yanlış ayırımı yapmadan taklit etmeyi şiddetle kınıyor. Taklit etmekten maksat ise kanıt aramadan, aklını işletmeden ve test etmeden ön yargı ile bir otoritenin her söylediğini doğrudan kabul etmek ve ona inanmayı ifade ediyor. Bu nedenle Kur’an’ın, müşrik Arapların, Allah, din, putlar ve melekler gibi konulardaki bilgilerini mutlaklaştırma zihniyetini eleştirdiği ve kınadığı anlaşılıyor.

Zira Kur’an, misyonu gereği geçmişin doğrularını tasdik ve yanlışlarını ise tekzip veya tashih ediyor. Bu uygulamasıyla da Kur’an, hakikat ölçütünün gelenek değil, vahiy olduğunu vurguluyor. Zira ataların yolu olan gelenek, doğru da yanlış da olabilmektedir. Bu nedenle geçmişi sorgulayıp doğru ile yanlışı ayırmadan atalarımızdan bize böyle intikal etti diye her fikri ve her düşünceyi kabul etmek, vahyi ve aklı devre dışı bırakmak anlamına geliyor.  Nitekim “Onlara, “Allah’ın indirdiğine tabi olun” denildiğinde onlar: ‘Bilakis! Biz atalarımızı yapar bulduğumuz şeylere tabi oluruz’ derler. Peki ya ataları bir şey akıl etmeyen ve doğru yolda olmayan kimseler idiyseler!..” [6] ayeti de bize bu mesajı veriyor; aklımızı kullanıp doğru ile yanlışı ayırmamızı istiyor.

Dolayısıyla Kur’ân’ın, “eski olan değerlidir” anlayışı yerine “doğru olan değerlidir” anlayışını getirdiği görülüyor. Diğer bir deyişle Kur’ân, bir yandan doğru olan her şeyin korunmasını isterken; diğer taraftan da yanlışlıkların terk edilmesini istiyor.  Bu nedenle Kur’an, geçmişte söylenen her söze, anlayışa, düşünceye ve yoruma sorgusuz bir itaati istememekte; değişime kapalı bir zihniyeti yanlış bulmakta ve bu zihniyetin düşüncenin merkezine yerleştirilmesini de kınamaktadır.

Bu da asıl sorunun, sadece geçmişe bağlılık veya ondan kopuş meselesi olmadığını; aynı zamanda geçmişle gelecek arasındaki ilişkinin hangi epistemolojik ve ahlâkî temeller üzerine inşa edileceği meselesi olduğunu gösteriyor.  Nitekim Kur’ân’ın ortaya koyduğu yaklaşım tarzı da buna işaret ediyor. Çünkü Kur’an ne geleneği mutlaklaştırıyor ne de onu bütünüyle reddediyor; bilakis hakikatin ölçü alınarak geçmişin eleştirel bir süzgeçten geçirilmesini tavsiye ediyor.

Sonuç olarak Kur’an’ın önerdiği bu düşünce modelinin, insanı edilgen bir taklitçilikten kurtarıp aktif ve sorumlu bir özne hâline getirmeyi amaçladığı; akıl, vahiy ve tecrübe arasında dengeli bir ilişki kurmayı esas alan bir yaklaşım tarzını önerdiği görülüyor.  Bu da sağlıklı bir fikrî ve kültürel gelişimin, körü körüne geleneğe bağlılıkta veya köksüz bir yenilik arayışında olmadığını gösteriyor. Olması gereken, hakikati düşünce siteminin merkezine yerleştirip ölçülü, dengeli ve eleştirel bir bilinçle geçmişi anlamak ve geleceği bu bilinç doğrultusunda inşa etmek ve doğruluk ilkesinden sapmadan geçmişle gelecek arasında denge kurmaktır. Bu da Kur’an’ın insanlığa sunduğu en temel düşünce ve medeniyet perspektiflerinden biridir.

 


[1] Başlangıçtan Bugüne Mezhepsizler, haz. Mehmet Ali Demirbaş (İstanbul: Milli Fikir Yayınları, 1980), 2/23.

[2] Başlangıçtan Bugüne Mezhepsizler, 2/ 22-23.

[3] Hüseyin ez-Zehebi, et-Tefsir ve’l Müfessirun (Beyrut: Daru’l-Erkam, 1976), 2/134.

[4] Muhammsd es-Savi, Haşiyetu’s Savi ala Tefsiri’l Celaleyn (Mısır, tarihsiz), 3/10.

[5] Zuhruf, 43/22.

[6] Bakara, 2/170.

 

Yorum Ekle
Adınız :
Başlık :
Yorumunuz :

Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

sanalbasin.com üyesidir

ANA HABER GAZETE
www.anahaberyorum.com
İşin Doğrusu Burada...
İLETİŞİM BİLGİLERİMİZ
BAĞLANTILAR
KISAYOLLAR
anahaberyorum@hotmail.com
0312 230 56 17
0312 230 56 18
Strazburg Caddesi No:44/10 Sıhhiye/Çankaya/ANKARA
Anadolu Eğitim Kültür ve Bilim Vakfı
Anadolu Ay Yayınları
Ayizi Dergisi
Aliya İzzetbegoviç'i
Tanıma ve Tanıtma Etkinlikleri
Ana Sayfa
Yazarlarımız
İletişim
Künye
Web TV
Fotoğraf Galerisi
© 2022    www.anahaberyorum.com          Tasarım ve Programlama: Dr.Murat Kaya