İslam ahlakının özgün niteliklerini Osmanlı’nın son döneminde yetişmiş yetkin alimlerden biri olan Babanzâde Ahmed Naîm’in (ö. 1934) Ahlâk-ı İslâmiyye Esasları adlı eserinden yola çıkarak yazmanın isabetli olacağını gördüm. Bu eser, modern dönem sömürge şartlarında İslam ahlakının özgün hususiyetlerini her dinden ve milletten ilim erbabına sunulmak üzere hazırlanmış kısa ama kapsayıcı bir rapor niteliğindedir. Ahmed Naîm kendi eserini tanıtırken şu ifadeleri kullanmaktadır: “Bu risâlede memâlîk-i Osmaniyye’de ahlâk ve adâbın, âdât ve meşâribin ne şekilde ve ne gibi esaslara müstenid olduğu beyan olunacak. Burada serdedilecek hakâik pek cüz’î farklarla bütün âlem-i İslam’a muntabık şeyler olacağından bu eser, iki başlı bir fâide temin etmiş olacaktır.” Buradan anlaşılan eserin yazılış amacının Osmanlı ülkesinde geçerli ve yaygın olan ahlak esasları, terbiye usulleri, adetler ve mizaçların hangi ilkelere dayandığını açıklamak, yanı sıra bu ilkelerin bütün İslam coğrafyasıyla örtüştüğünü göstermektir. Böylece yazar birbiriyle örtüşmesi dolayısıyla hem Osmanlı toplumunun hem da İslam coğrafyası halklarının ahlak ve adetlerinin dayandığı esasları birlikte sunmayı amaçlamıştır.
Bu çerçeveden olmak üzere İslam ahlakının özgün niteliklerini şöylece sıralamak mümkündür:
1. Tarihi tecrübeye bakıldığında ahlak esaslarını belirleyen, insanın görev ve haklarını düzenleyen ve beşerî hayatı nizama koyan kanun ve kuralları öğreten ilk kaynak dindir. Yine insanlık tarihi ve tecrübesi gösteriyor ki, din ve inancın sağlam ve geçerli olduğu dönemler saadet ve huzurla anılırken, inancın zayıfladığı ve ahlakın yozlaştığı dönemler kötülüklerin ve fenalıkların hüküm sürdüğü zamanlar olmuştur. Aklî ve bilimsel gelişmeye katkı sağladığı kabul edilmekle birlikte felsefî ahlak teorilerinin kalplere işlemek ve ahlak ilkelerini ruhların derinliklerinde yaşatmak bakımından din ve inanç kadar toplumlar üzerinde etkili oldukları söylenemez.
2. Tarihten bugüne İslam coğrafyasında ahlakın temeli İslam dini olmuştur. Hint ve Yunan felsefe metinlerinden intikal eden eserlerin İslam ahlakı üzerinde belirgin bir tesiri olmamıştır. Hintlilerin Kelile Dimmesi ile Eflatun ve Aristo’nun ahlak kitapları, her ne kadar Farabi, İbn Sina, İbn Miskeveyh, İbn Rüşd ve Tûsî gibi felsefecileri etkilemişse de, bunlar Kur’an ve hadisin coşkun ırmak gibi çağlayan öğütlerine karşı koyamayacak derecede ruhsuz kalmışlardır. İslam coğrafyasında hüküm süren ahlak, peygamberlik kaynağından taşıp gelen buyruklar ve yasakları hayatlarına yansıtan ilmiyle âmil âlimler tarafından temsil edilmeye devam etmiştir.
3. İslam dininin amelî hikmet boyutu, son derece kapsayıcı ve ince detaylarıyla bütün toplumun kılcal damarlarına kadar sirayet etme özelliği taşır. Kur’an ve sünnete bu gözle bakıldığında insanlığı hidayete ve fazilete götürecek kötülüklerden ve çirkinliklerden sakındıracak ilkeleri barındırdığı açıkça görülür. Zaten Kur’an’ın geliş amacı güzel ahlakı bildirmek ve toplum hayatına hâkim kılmak, fertlere davranış güzelliği kazandırmaktır. Hz. Peygamber’e yönelik “Şüphesiz sen en güzel ahlak üzeresin” (Kalem 4) ayeti, “Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim” (Ahmed b. Hanbel, II, 381) hadîsi ve muhterem eşleri Hz. Aişe’nin “O’nun ahlakı Kur’an’dı” (Müslim, “Müsâfirîn” 139) sözleri bu gerçeği dile getirmektedir.
4. Ahlakta örnek şahsiyetler peygamberler ile onların mirasını devralan ve bu mirası hayatlarına yansıtan âlimlerdir. Nitekim Kur’an’da “İbrâhim’de ve ona uyanlarda sizin için güzel bir örneklik vardır” (Mümtahine 4) buyruğu peygamberlerin her birinin ahlak bakımından örnek şahsiyetler olduklarını gösterir. İslam özelinde düşünüldüğünde Hz. Peygamber’in güzel ahlak hususunda örnek olduğu tartışma götürmez bir gerçektir. “İçinizden Allah’ın lütfuna ve ahiret gününe umut bağlayanlar, Allah’ı çokça ananlar için hiç şüphe yok ki, Resûlullah’ta güzel bir örneklik vardır” (Ahzâb 21) ayetiyle O’nun din, inanç ve ahlak hususundaki konumu net bir şekilde belirlenmiştir. O’nun hayatına bakıldığında ahlaka aykırı bir tavır takındığına dair ne dostlarından ne düşmanlarından bir söz gelmiştir. Bütün düşmanlıklarına rağmen Mekkeli müşrikler güvenilir ve dürüst anlamına gelen “el-Emîn” lakabıyla O’nu nitelemişler, peygamberliği süresince de birçok iftira ve yakıştırmalarda bulunmalarına rağmen dürüstlüğü, doğru sözlülüğü ve güvenilirliği konusunda tek bir olumsuz kelime edememişlerdir. O’nun bu ahlakı, sohbetlerinde yetişen sahabilere, onlardan da yetkinlik ve yeterlilik sahibi sâlih ilim erbabına intikal etmiştir.
5. İman ile ahlak arasında son derece kuvvetli bir bağ bulunmaktadır. Kişiler bu bağın bilincinde olarak yaşarlarsa inanç-ahlak bütünlüğünü ve tutarlılığını hayatlarına yansıtmış olurlar. Bu bilincin kaybedilmesi veya bu bağın göz ardı edilmesi hem ahlak yönünde hem de inanç yönünde zayıflıkların ve kayıpların meydana gelmesine yol açar. Hz. Peygamber şu hadîslerinde inançla ahlak arasındaki kuvvetli bağa işaret etmektedir: “İman, yetmiş kadar bölümden oluşmaktadır. Bunun en üst derecede olanı Allah’tan başka ilah olmadığını kabul ve deklare etmek, en alt derecede olanı da insanlara zarar verecek bir şeyi yoldan kaldırmaktır. Utanma duygusu olan hayâ da imanın bir bölümüdür.” (Müslim, “Îmân”, 57) “Hayâ imandandır, imanın yeri cennettir. Kötü konuşmak kabalıktandır. İnsanları inciten kabalıklar cehenneme layıktır.” (Tirmizî, “Birr”, 65)
17 Safer 1448 / 31 Temmuz 2026