Zafer
Benim hoşuma gider. Zafer için söylenecek söz budur: “Hiçbir zafer umulanı getirmez, hiçbir bozgun mutlak değildir.” Tamam, lâkin insanlar barış adına yaptıkları anlaşmayı, zafer mihengine vurarak onun için savaş ve barışta harcadıkları emek ve enerjilerinden daha fazlasını zafer için harcarlar ve ‘zafer’i bir çekişme, bir tartışma konusu haline getirerek zihnen birbirinden kopma ve ayrılma süreci başlatırlar ki, bu bir bölünmeye bile sebep olabilir.
Savaş tedbir ile yapılır, barış teyakkuz ile tesis edilir, zafer ise temkin ve teenni ile umulanı getirir. Dikkatle bakılırsa, görülecektir. İnsanlık tarihi, zahiren güçlü olanların kazandığı savaşların değil; haklı olanların ulaştığı zafer ile şekillenmiştir.
Biz, ‘Zafer’in ne olduğu ya da ne olmadığı konusunda bitmez tükenmez tartışmaların arasında büyüdük. İkilem ya da zihni çelişki, Türk tarihinin son devir Sultanı Abdülhamit ile Cumhuriyeti kuran kadronun başında bulunan Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü kafa kafaya getirip birinin yekdiğerine hasım olarak gösterilmesini derin ayrımlar içinde yaşadık. Osmanlı İmparatorluğu’na diz çöktüren anlaşmalar ile Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması yolunda yapılan anlaşmaları karşı karşıya getirerek zafer ya da hezimet anlayışımız zedelendi.
Hayatı anlamaya ve anlamlandırmaya başladığımız yıllarda, Akşehir’in pek yakından tanıdığı Milli Şef, İkinci Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ile Türkiye Cumhuriyeti’nin seçilmiş ilk Başbakanı Rahmetli Adnan Menderes arasındaki kıskançlık krizinin körüklediği bir mücadeleye tanık olan; 27 Mayıs ihtilalini olumlayıp olağanlaştırarak bir başbakanı iki bakanı ile birlikte darağacına gönderip bunun zafer olarak kutlanmasını yüreği yanarak büyük bir hüzün içinde yaşayan neslin çocukları biz idik.
Daha bitmedi. İlkokul kitaplarında Türk halkının seçtiği Üçüncü Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın siyah beyaz fotoğrafını karalayıp yerine, alelacele hazırlanıp okullara dağıtılmış ve askeri bir darbe ile cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturan Dördüncü Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel’in fotoğrafını biz istemeden yapıştırdık.
Evet, her şeyin farkında olan, ancak olmamış gibi yaşamaya zorlanan insanların içine düşürüldüğü ruh halini kim, nasıl açıklayabilir? Aslında bunun adı zillettir ve zilletten izzet doğmaz. Kim bilir, bugün bir türlü orta yolu bulamadığımız, lâik anti lâik kavgasının temelleri o devirlerde atılmıştır.
Bu anlatıların ‘zafer’ ile ne alakası var diyebilirsiniz. Bir savaş sonrası milliyetperver, vatanseverler ile şahsi ikbal ve menfaat sahiplerinin zafer tanımları ve zaferi sahiplenmeleri arasında elbette derin ayrılıklar olacaktır.
Hatırdan çıkarmamak gerekir. Zafer’in bir ikizi vardır, o da Nusret. Nusret ve zafer zaman zaman birbirinin yerine kullanılsalar da aralarında ciddi bir anlam farkı vardır. Zafer, nusretin somut; gözle görülen, tarihe geçen ve dillerde anlatılan sonucudur. Ancak zafer, her zaman mutlak bir başarı anlamına gelmez. Bazen kazanılan bir savaş, kaybedilen bir vicdanla gölgelenir. İşte bu yüzden her zafer, nusret ile taçlanmadıkça gerçek anlamını bulamaz.
İnsanlık, çoğu zaman zafere odaklanır; sonucu ister, ama sürecin ahlâkını ihmal eder. Oysa nusret, sürecin adaletle yürütülmesini şart koşar. Haksız bir yolda elde edilen başarı, zafer gibi görünse de, hakikat terazisinde hezimet kefesinde yer alır. Buna karşılık, zahiren kaybedilmiş gibi duran bir mücadele, eğer hak ve adalet üzere verilmişse, nusret ile kazanılmış sayılır.
Nusret, insanın bütün imkânlarını seferber ettikten sonra, samimiyetle hakka yaslanmasının karşılığı olarak gelen ilahi destektir. O, yalnızca savaş meydanlarında değil; adalet arayışında, sabır imtihanında ve zulme karşı duruşta da tecelli eder. Kalpteki niyetin doğruluğu ve duruşun istikametiyle ilgilidir. Bu yönüyle nusret, görünmez ama derinden hissedilen bir güçtür. Bedir’de savaştan önce yağan yağmurun zemini sertleştirmesini, İstanbul’un fethinde gemilerin aradan yürütüldüğünde kesif bir sisin varlığını böyle okumak gerekir.
Nusret ruhu ayakta tutar, zafer tarihi şekillendirir. Ruhsuz bir zafer, kalıcı olmaz; nusretsiz bir başarı ise insanın yücelişine ve yükselişine vesile olamaz. 25.01.2026
İdris DOĞAN