Birkaç gün önce bir teklif aldım. Ciddi bir sınava hazırlanan öğrencilere Türkçenin çekim eklerini, o ince ve derin bağlarını anlatmam istendi.
Yıllardır susmuş bir dilin ardından yeniden konuşmak öyle kolay olmazdı.
“Uzun zamandır anlatmıyorum. Söz pas tutar; dil ihmali affetmez.” dedim. Dinlemediler. Israr ettiler. Ve ben, insanın bazen kendinden ve kaderinden kaçamayacağını bildiğim için kabul ettim.
O sabah erkenden kuruma ulaştım. Kalabalık… Her şey hazırdı. Sanki benden başka herkes ne yapacağını biliyordu.
Her zamanki gibi sessizce, “Rabbim! Zihnimi aç. Gönlümü genişlet. Dilimdeki düğümü çöz. Bana katından bir ferahlık ver,” diye dua ettim.
Ve içeri girdim.
Burası ne bir sınıf ne de bir amfiydi. Işık yüzlere vuruyor, dikkat mekânı doldurmuştu.
Öğrenciler, öğretmenler, yöneticiler… Herkes yerini almıştı. Sözün başlama anını bekleyen bir sessizlik…
Kısa bir selamdan sonra başladım anlatmaya.
“Yirmi dört yıl sonra…” dedim. “Dersimiz: Türkçe. Konumuz: çekim ekleri. Ama bugün farklı bir yol deneyeceğiz.” Durakladım. Gözlerine baktım.
“Not almak yok. Sadece dinleyeceksiniz.” Söz, kulakları aşıp zihinde ve gönlünde kendi yolunu bulmalıydı.
“Türkçe,” dedim, “ekleriyle konuşan bir dildir. Her ek bir bağdır. Her bağ bir anlam kapısıdır.”
Sözcüklerin yalnız başına birer gölge olduğunu, ama eklerle birlikte cümlede hayat bulduğunu ifade ettim.
“Bir kelime, başka bir kelimeye değdiğinde anlam kazanır. Ancak bunun için çekim eki gerekir.”
Hâl ekleri:
Bir varlığı belirgin kılan “-i”yi…
“Bilinen,” dedim, “paylaşılan bir bilgidir. ‘-i’ eki, konuşanın bildiğini dinleyene emanet eder.”
Yön veren “-e”yi…
Bulunduğu yeri söyleyen “-de”yi…
Ayrılığı, uzaklaşmayı fısıldayan “-den”i…
Sonra tamlamalara geçtim:
İki kelimenin birbirine yaslanışı ve birinin diğerinde anlam buluşu…
“Bazı bağlar görünmezdir,” dedim, “ama en güçlü olanlar da onlardır.”
Sonra da iyelik ekleri:
Sahipliği, aidiyeti anlatır. Varlığın bir kalbe, bir isme bağlanışını gösterir. Dil, yalnızca anlatmaz; bağ kurar.
Ve nihayet ilgi eki…
“-ki”nin o sessiz köprüsü…
“Bazen, eksik olan söylenmez; ama anlaşılır,”
Salon hâlâ sessizdi. Bu suskunluk yorgunluk değil, anlama gayretinin ağırlığıydı. Herkes sözün içinde kendi istediği gibi tutnuyor.
Bu eklerin tamlayana, tamlanana ve hâl eki alırken araya giren kaynaştırma harflerini unutmadım. ‘su’ ile ‘ne’nin kaynaştırma harfine yaptıklarını dile getirdim.
Birkaç cümleyle anlattıklarımı somutlaştırıp konuyu ayrıntılarıyla ele alarak ete kemiğe büründürmek için örnekler sunacaktım.
Çünkü bilirim: Örnek, sözün son hâlidir. Anlam, onunla görünür. Sonrasında dil, ancak o zaman gerçek bir ses bayrağı olup zihinlere koşarak yüreklere dolar.
Tam o anda bir ses, seherin derin sessizliğinde.
Bir sis kapladı ortalığı. Salon da öğrenciler de kürsü de kayboldu gözlerimin önünden.
Meğer olup biten her şey, bir rüya... Bir anın içinde kurulmuş, yine bir anın içinde dağılmış bir âlem…
Doğruldum yerimden. Ama gariptir, anlatamadıklarımın tamamı zihnimde yerli yerindeydi.
Hazırladığım örnekler hala uçuşuyor kelebeklerin misali birbirine asla dokunmadan sistemli, uyumlu, rengârenk.
İşte bu benim Ses Bayrağım!
Çeyrek yüzyıla yakın bir süredir uzak kaldığım, anlatamadığım ve anlatmaya fırsat bulamadığım Ses Bayrağıma yeniden bir esinti kazandırmak; rüya da olsa benim için bulunmaz bir fırsat, tarifsiz bir haz ve büyük bir şereftir.
Çünkü insanı insan yapan, sözleri değil; anadilimizin deryasında anlama ve anlaşılma arasında kurduğu görünmez bağlardır.
Eğer gökyüzünde al sancakla birlikte ses bayrağımızı da dalgalandırabilirsek -ki bu sorumluluğun ağırlığını omuzlarımızda taşıyoruz- milletimiz bahtiyar, devletimiz payidar olacaktır.
Ne iyi ki inancımız, ideallerimiz, hayallerimiz ve rüyalarımız var; çünkü insanı yarına taşıyan, işte tam da bu görünmeyen dip kuvvettir.
03 Nisan 2006