Mahremiyet…
Ne güzel ne de temiz bir kelime.
Kadifeye sarılmış, pamuktan masuniyet(dokunulmazlık) zırhı ile korunan masumiyetin vücut bulmuş hali.
Mahremiyette edep ve hayanın huzuru vardır. “Gizli – saklı” hallerin bir diğer adı değildir mahremiyet çünkü orada esas Allah’ın rızasına uygunluktur.
Mahremiyet, insanlara haram ve günahları rahatça işleyebilmeleri için oluşturulan bir gizli alan da değildir. Aksine, alenileştiğinde; toplumdan kabul gördüğü zannıyla işleyenin uzaklaşıp vazgeçmesine engel olan, toplum içinse normalleşen ve yaygınlaşan haram ve günahların tecrit edilmesi için varedilen bir alandır mahremiyet.
Bir haktır herkes için mahremiyetine saygı beklemek. Allah, insanın en yakınına bile bu sınırı çekmiştir.
Ama kul sınır tanımaz bir aymazlık içindeyse…
Oryantalist zihniyet tarafından mahremiyetine tecavüz edilerek kirletilen, “harem" kelimesinden türemiştir mahremiyet...
Oryantalistleri yadırgamam zira onların vazifesi bu lakin bizden olanların bunun üzerinde tepinmesine dayanamam.
Onlarca Ayet-i Kerime’de dikkat çekilen mahremiyetin günümüzdeki hal-i pürmelali hepimizi üzmeli.
Mahremiyetin düşmanıdır tecessüs. Yani ekran kuşları olarak bizlerin anlayacağı bir şekilde ifade edersek paparazzilik, kendimizi ilgilendirmeyen şeyleri çaktırmadan habersizce öğrenme görme arzusudur.
Oysa Allah bunu bize yasak etmiş. Hem de zannın çoğu ve gıybet ile birlikte aynı ayette yasaklıyor ve böylece koruma altına alıyor kullarının mahremiyetini.
Ama ya kul sınır tanımaz bir aymazlık içindeyse…
Hoş artık tecessüse ya da paparazziliğe gerek de kalmadı. Kendi mahremiyetine sahip çıkmayan, aksine görmeyen kalmasın dercesine "özelini" ulu orta servis eden insanlarla (!) dolu bir zamanın içinden geçen mekandayız hepimiz.
Mahremiyetten aleniyete geçişin özgürlük gibi pazarlandığı bir garip dünya. Ve şimdi tecessüsten kaçanlar, aleniyete göz yumup kulak tıkamaktan adeta bir âmâ bir sağır gibi dolaşır oldu sokaklarda ve her boyuttan ekranların karşısında.
Mahremini paylaşmayı para kazanmak için kullanmayı düşünebilecek kadar esfel-i sâfilîn (sefillerin en sefili) mertebesinde dolaşan, gerçek bedelini düşünmeden üç kuruş için ün peşinde nam peşinde koşanlarla dolu bir dünyada yaşıyoruz.
Mahremiyetin kendisi bir hazinedir oysa. Hiçbir yabancı elin değmediği kem gözün bakamadığı tertemiz bir hazine.
Magazin kültürü namıyla, topluma bal ile sundular bu zehiri önceleri. Ve danışıklı döğüş ya da anlaşmalı basılma parodileriyle hız kazandı sonraları ve yayıldı tecessüs virüsü bünyelere.
Başta gerçekten mahremiyete saldırıydı... sonraları lağım çukuru misali sözüm ona mahrem hayatlardaki pislikler dökülür oldu ortaya.
Pisliklere alıştırıldı gözlerimiz ve sonra bağımlılık yaptı arar olduk gazete sayfalarının gizli saklı köşelerinde ve derken özendirilmeye başlandık bu pisliğe.
Hoş görünür hale geldi ustaca ambalajlanmış foseptik ürünü güya gizli hayatlar. Çünkü sürekli görünce doğru kabul eder oldu zihinler yavaş yavaş. Alan razı satan razıydı o pazarda. Lakin halk kurban edildi bu oyuna çünkü farkında değildi bal içindeki zehirin.
Gıybet, kitabımız Kur’an da “kardeşinin cesedinin etini yemek” kadar iğrenç ve aşağılık bir davranış olarak tarif edilip yasaklanırken, tecessüsün peşinde koşanlar sevimli hale getirdiler ekranlarda ve yayıldı topluma. “Bugünkü gıybetimizi de yaptık çok şükür” diyecek kadar da aştılar azgınlık sınırını. Haramı işledikleri için şükrederek…
Mahremiyet…
Bir uzak hayal ülkenin gizemli hazinesinden ibaret kaldı üzerini kapladığımız pisliklerin altında kirlenen zihinlerimizin en ücra bir köşesinde.
Ne demiştik; Göz alışır kulak alışır dil alışır. Sonunda vicdan kabullenir yürek sever. Bu yüzden; gözünün baktığına, kulağının işittiğine dilinin söylediğine dikkat et” derdi bu tür durumlarda nenem.
Nelere nelere alıştık kabullendik ve sevmeye bile başladık be nenem. Sevmek ne ki umursamaz olduk artık haramları ve günahları.
Yazık ki artık herşey ortalıkta yaşanır hale geldi. Sanal alem gibi reel alem de seyr-i alem oldu. Ne mahrem kaldı ne de hayâ..
Küçüklüğümde bazı çocuklara özenip de elimde arasına salça sürülmüş ekmekle çıkmak istediğimde annem izin vermez ve uyarırdı. "Olan var olmayan var yiyen var yiyemeyen var oğlum göz hakkıdır kul hakkıdır... Olmaz" derdi.
Düşünün bir salça ekmeği bile bu şekilde gören bir nesilden yediklerini görmeyen kalmasın dercesine her ortamda paylaşan bir nesil haline geldik.
Hoş paylaşsa ne paylaşmasa ne...
Zaten artık sokaklarda caddelerde yer - içer olduk.
Her geçen gün bir yenisi açılıyor "mekan"ların. Çeşit çeşit. Albenisi yüksek.
Doksanına gelmiş anneme tost peynirini değiştirdikten sonra sordum "bu peyniri nasıl buldun anne?" diye. Ne dese beğenirsiniz?
"Çok güzel oğlum televizyondakiler gibi, yerken sünüyor..." Meğer için için içi çekermiş de ar ettiğinden söyleyip istemezmiş...
Bir de çocukları düşünün... Çocukça ve haklı olarak alamayan anne babasına çektirdiği eziyeti ve acıyı... Hırsızlık suç ve günah da azmettiren masum mu?
Kafelerin restoranların camekanlarının önünde, kaldırımında ya da bahçesindeki masada birşeyleri yer ve içerken elimizdekilere "iç geçirerek" bakan bir çocuğun ya da garibin hakkının sorulacağını düşünüyor muyuz?
Verilen cevap genelde benzer oluyor: "ama herkes yiyor... ( Sonra sorsan"ne var ne yok" diye, ülke batmış herkes aç diye başlıyor söze...)
Sanki herkes yapınca yanlış doğru oluyormuş gibi. Ya da yanlışın hesabından muaf tutulacakmışız gibi.
Bilmiyoruz ki yiyemeyen içemeyen bir kişinin üzerimize geçecek hakkı bile, mahşer gününde ömür boyu biriktirdiğimiz ibadetten hayır hasenattan kazanılan sevaplara rağmen bizi müflis (iflas etmiş) biri yapmaya yetecek. Allahualem...
Bunun olmayacağına garantimiz var mı?
Mahremiyet, sadece ifsad edilmiş zihinlerce üretilen eserler, filmlerle ve dizilerle zihinlerimize kazınan hayâli ve sözde "harem hayatı" misali şeyler değildir.
Nefsimize hoş, vicdanımıza yük, hayamıza ağır gelen herşeydir.
Zihinlerimizdeki çürümeye inat üzerindeki son birkaç temiz noktayı savunmaya çalışan gönüllerimizin zihnimize galebe çalması duasıyla.
Vesselam.
Hucurat Suresi, Ayet 12 DİB Meali
"Ey iman edenler! Zannın çoğundan sakının; çünkü bazı zanlar günahtır. Gizlilikleri araştırmayın, birbirinizin gıybetini yapmayın; herhangi biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? Tabii ki bundan tiksindiniz! Allah’a itaatsizlikten de sakının. Allah tövbeleri çokça kabul etmektedir, rahmeti sonsuzdur."
Hadis-i Şerif:
Ebû Hüreyre"den (ra) nakledildiğine göre, Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “İnsanlar için öyle bir zaman gelecek ki kişi malını helâlden mi yoksa haramdan mı elde ettiğine aldırmayacak!”
(B2059 Buhârî, Büyû", 7)