Kimsenin beni tanımayacağı bir yerde… Herkesin herkese kimse olduğu bir yerde demek istiyorum belki de…
Dilim dışarıda “ya dafi, ya mani, ya Allah” diyerek gözyaşı döktüğüm bir dem için yaşayıp gideyim mi? Yahut şu: “Elhamdülillah veşşükrülillah.” Yahut şu: “Ya baki entelbaki.”
Arkamdan “adamın biri varmış” desinler. Adamın adını bilmesin kimse. Öyle yok olayım ki hatta, “adamın biri varmış” dediklerinde kimse merak etmesin adımı. Sadece belki o mecliste bir kul “iyi adammış ama” diye geçiriversin içinden.
İnsan bunun için yaşayıp bunun için ölmek dururken başka ne için yaşayıp başka ne için ölmeli ki zaten?
Sahi mesele başkaydı.
Adamın biri varmış. Ateşe taparmış. Demiş ki bir gün kendine “ulan, benim dedem de, babam da bu ateşe taptı. Bu ateş de adamsa ben elimi onun içine soktuğumda elimi yakmaz.” Sokmuş elini, yanmış eli. “Böyle tanrı mı olur ulan?” diyerek varmış gitmiş Malik bin Dinar’ın yanına. Demiş ki “sizde ne var?” Anlatmış Malik. Demiş ki adam: “Güzel dinmiş. Nereden giriyoruz?” Müslüman olmuş böylece.
Adam Müslüman olunca Malik bin Dinar “çoluk çocuk var mı?” diye sormuş. Adam “elinizden öpsünler, altı tane” demiş. “İş güç?” demiş bu sefer Malik. “İşim gücüm günlüktür. Günlük çalışır, günlük yerim” demiş adam. “O halde aramızda üç beş toplayıp sana yardım…” diyesi olmuş Malik, kesmiş sözünü adam. “Efendi” demiş, “ben Mecusi iken çoluğumu çocuğumu aç bırakmayan Allah, ben Müslüman olduktan sonra da aç bırakmaz zahir. O yüzden duymamış olayım bu teklifi.”