İnsan, geçmişini yazmaya razı olduğunda, aslında kendisine razı olur. Çünkü hatıra, olup bitmiş olanın değil; içimizde hâlâ sürmekte olanın adıdır.
Dostlarım ve öğrencilerim hep ısrar eder:
“Yazın, unutulmasın,” derler.
Oysa ben bilirim. Unutulan şey yazılmadığı için değil, hissedilmediği içindir.
Ve bazı hatıralar, yazıya gelmez; çünkü hâlâ insanın kendisiyle beraberdir.
Allah rahmet eylesin, ortaokulda Ahmet Okuyan Hocamın verdiği bir kompozisyon ödeviyle, ilk kez fark etmiştim bunu. O gün, aldığım notu değil; zihnimde yazmaya açılan kapıyı hatırlıyorum.
Bir cümle yazarsınız; o cümle sizi zorlar, konunun içine çeker.
Geçen arife günü, kabristanın sessizliğinden dönerken zamanın sandığımız kadar ileri gitmediğini anladım. Toprak, sadece bedenleri değil; hatıraları da saklar.
Dönüşte kız kardeşime uğradım. Ev kalabalıktı. Şehir dışından gelen yeğenler vardı. Tanıdık sesler, tanıdık yüzler… Bayram neşesi sinmişti evin içine. Hal hatır faslında bile mazinin hatırlattıkları, film şeridi gibi gözlerimin önünden geçiyordu.
Kalbimi mi okudular bilmem. “Çocukluğunuz nasıl geçti dayı? Ziraat atlarla yapılıyordu değil mi?” diye sordular.
Bu soru tam da üzerinde olduğum meseleden geldi. Yine de bazı sorular, anlatılarak değil, hatırlanarak cevaplanır.
Bir süre sustum. Sonra dedim ki:
“Önce bir ev düşünün…” Dede, nine, biri bekâr dört erkek evlat, üç gelin ve torunlar. O ev, bir ev değil, koskoca bir hane düzeni.
Dede, o düzenin tam otorite merkezindeydi.
Dedemle ilgili bir parantez açmalıyım. Askerliğinde çok başarılıymış, komutanları kendisini Atatürk’e benzetirlermiş ki, gerçekten benzerdi. Rüştiye okumuş. Yeni harfleriyle mükemmel bir yazısı vardı. Ancak gündelik yazılarda Osmanlıcayı tercih ederdi.
Sözü, tartışılmadan kabul edilen bir gerçekti. Ama onun asıl gücü, söylediklerinden çok, herkesin ona göre yaşamasından kaynaklanmaktaydı.
Nine, bu düzenin görünmeyen aklı…
Ümmi idi. Ben onun torunu değil, adeta has evladıydım.
Sessizliğin içinden konuşur: Kimseyi incitmeden herkesin yerli yerinde olması için çabalardı.
Akşam oldu mu üç yer sofrası kurulurdu. O sofralarda sadece yemek yenmezdi; koca bir hayat paylaşılırdı.
Herkesin bir yeri vardı. Ve o yer, sadece oturduğu yer değildi; kaderiydi.
Dört yaşındaki çocuğun bile bir işi vardı evde. Biraz büyüyen, kendinden küçüğün hem hâkimiyetini hem de sorumluluğunu taşırdı.
Küçükler susmayı bilir; büyükler konuşmadan anlaşılırdı.
Büyüklerin karşısında konuşmanın, yanında oturup kalkmanın bir adabı vardı. Bağdaş kurmak sadece dedeye aitti. Başköşe, sadece oturulan değil; hak edilen bir yerdi.
Gelinler, kaynana ve kaynata ile uzun yıllar fısıltıyla konuşur, sorulara baş işaretiyle karşılık verirlerdi. Söz, dudaklardan değil, daima gözlerden geçerdi.
Bugün geriye dönüp baktığımda, o düzenin sürmesinin gerekliliğine ve bütünlüğüne hâlâ hak veririm. Çünkü insan, yaşarken itiraz ettiği şeyleri, hatırlarken anlamaya başlar.
Evler kerpiçti. Bir hanay ve avlu içinde müstakil, aralıklı odalar, ahırlar ve ağıl.
Her oda, bir aile; her aile, aynı bütünün ayrılmaz parçası…
Hanayın altında ve avluda iki ocak yanardı. Hem yemeklerin hazırlanması hem de sütün kaynatılmasında kullanılırdı. Tandır yufka açma, çörek, börek, bazlama pişirme günlerinde ateşlenirdi. Saman alevinin kokusu, sabahın serinliğine karışırdı.
Hayat, saatin değil; toprağın zamanına bağlıydı. Sabah, güneş doğmadan başlardı. Dede, camiden dönmeden ev uyanmış olmalıydı. Hayvanlar sağılır, yemlenir…
Atlar koşuma, hayal meyal hatırladığım mandalar kağnıya hazırlanırdı.
Ve bir de traktör... O zaman Akşehir’e getirilen üç traktörden birisiymiş, benim doğduğum yıl alınmış. Koca evin her yerine ağır bir mazot, yanık yağ, traktörün egzozundan çıkan simsiyah dumanın kokusu yayılırdı.
Çalıştığında güneşi gölgeleyecek kadar kesif duman, hâlâ gözümün önünde. İki kanatlı ahşap cümle kapısının üzerindeki çardak o dumandan simsiyah olmuştu. Egzozdan fırlayan kıvılcımları, o küçük ateş parçaları bizim için görsel bir şölendi.
Ancak, büyükler için şölen değil, yangın tehdidiydi. Harman zamanı egzoz ince tellerle kapatılırdı.
Çünkü bir kıvılcım, bir yılın emeğini yakmaya yeterdi.
Traktörle yolculuk yapmak, buz üstünde kaymaktan daha zevkliydi, benim için.
Ha bir de, aynı avlu içinde otuza yakın büyükbaş, elliye yakın koyun, keçi ve bir merkebin yer aldığı ahırdan, ağıldan yayılan, bizim hiç de tiksinti duymadığımız hayvan, saman ve gübre kokusu. Tabii ki, evde eksik olmayan et, süt, yumurta, yoğurt, tereyağı ve kaymak nimetleri.
Geceleri aydınlatma, mazotla yakılan gaz lambaları, kandiller ve fenerlerle sağlanırdı.
İnsan, büyüdükçe anlar:
Her oyun, bir başkasının korkusudur. Çocukluk… Bazılarına göre oyun, bazılarına göre yarım kalan bir hayat.
Ben hangisini yaşadım, bilmiyorum. Sokakta diğer çocuklarla doyasıya oynamadık. Bizim için öncelik oyun değil, işti. Hâlâ öyledir.
Bizde çocukluk, boşluk değil; omzumuza yüklenen işin yükünü taşımaktı. Kaçmak, kaçınmak, sızlanmak, nazlanmak yok.
Dedim ya:
Dört yaşından sonra herkes bir yere aitti. Ve o aidiyet, bir görevle başlardı.
Kışlar pek zor geçerdi. Her taraf kar ve buz. Su, evin yakınındaki Mart Kuyusu’ndan çekilir, güğüm ve helkelerle taşınırdı. İster ısınma deyin ister barınma... Hayvanların tamamı evde kalırdı. Onların sulanması, yemlenmesi, tımarı kolay değildi.
Dört şeyin israfı kesinlikle hem yasak hem de günahtı:
Ekmek, su, tuz, sabun… Çamaşır kazanına atılarak temizlik için kullanılan kil de kıymetliler arasındaydı.
Annem ve yengelerin haşhaş çapasıyla başlayıp pancar sökümü bitene kadar yüzlerini görmezdik. Ama benim içimde, o evin hiçbir köşesine sığmayan bir şey vardı:
Özlem. Sessiz, ağır, tarif edilemeyen bir eksiklik… En çok annemi özlerdim.
O evden çıkarken yeri göğü inleten bir ağıt tuttururdum. Doğrusu bazen işe de yarardı bu yaygara.
Evde kalanlar belliydi:
En küçük gelin, nine, iş tutamayan minikler…
Yataklar da yorganlar da yündü. Küçük büyük yırtıklar ve elbiselerin eskiyen yerleri itina ile yamanır, eskiyen yün çoraplar örgü şişiyle gözenir, yani tamir edilirdi.
Biz çocuklar, yazın çıplak ayakla çıkardık sokağa, yaşlılar eskimiş ayakkabılarla.
Kahve sadece dedem içindi. Sabahları çay değildi içeceğimiz, çorbaydı. Çayla yeni taşındığımız evde tanıştık.
Bir zaman sonra… O büyük ev, o geniş aile, o düzen, o bütünlük… Bizi içine sığdıramaz oldu.
Yeni bir ev alındı. Babam, ailenin en büyük evladıydı. Ve biz ayrıldık.
Kimse bunu bir kopuş gibi söylemedi. Ama ben, bir şeyin geri gelmemek üzere bittiğini hissettim.
Beş yıl büyüdüğüm mekândan, yürüdüğüm sokaktan, günler süren ağıtlar ve figanlarla ayrıldım. Tozunu yuttuğum yerden… İnsan bazen bir evi terk etmez. Bir zamanı terk eder. Ben o gün, çocukluğumu geride bıraktım.
Şimdi anlıyorum:
Mazi, sadece geride kalan değil, içimizde yaşanandır.
06 Mart 2026