Yeri geldikçe vurgulamak istiyorum. Birbirimizi anlama çabası yerine, kendimizi kabul ettirme kaygısına kapılıyoruz.
Görünüşte sizi dinlemeye, sizden istifade etmeye geldiğini öne süren biri, yönelttiği sorunun cevabını dinleme yerine sizinle tartışmaya girişiyor. Soruyor ama dinlemiyor.
Onlardan biri sordu.
Ben de âdetim veçhile konuyu temellendirmeye çalışarak anlatmaya başladım. Fakat muhatabım sözümü kesip benimle aynı fikirde olmadığını ifade ederek kendi düşüncesini aktarmaya girişti. Sözünü kesmeden dinledim. Bitirince: “Ben senin ne düşündüğünü merak etmiyordum ki, sen benim ne düşündüğümü merak ediyordun. Gene de sözümü kestin, bana kendini anlatmaya başladın. Madem öyleydi, niye benim düşüncemi merak ediyormuş gibi yaptın?” dedim.
Bu bir bakıma onu azarlamaktı.
Bu durum tekil bir örnek değil.
Bu durumun kökeninde kimilerinin dinlemeye hevesi olmadığı gerçeği ortaya çıkıyor.
Dinlemesini bilmeyen, düşünmenin de üstesinden gelemez diye düşünüyorum.
Dinlemeyi bilme demek, merak ediyorum demektir.
Düşünmeyse merak etmekle başlar.
Merak etme tecessüs değil… Tecessüs başkasının mahremiyetine burnunu sokmaktır. Kötü bir huy... Ne ahlakta ne adapta yeri var…
Merak ise bir olgunun, bir olayın kökendeki nedenini araştırmaya dönük bir zihinsel etkinliktir.
Dünyanın bilinmeyen yerlerinin keşfi onu merak edenler tarafından gerçekleştirilmiştir.
Merak etmek durduk yerde baş göstermiyor. Bir meselesi olmakla başlıyor.
Meseleyi de kişi ya kendi kendine bulur veya başkası ona çözümlenmek üzere bir mesele tevdi eder.