İSLAM COĞRAFYASINI HEDEF ALAN SAVAŞ KARŞISINDA DURUŞUMUZ NASIL OLMALI?
MAKALE
Paylaş
26.03.2026 11:07
138 okunma
Prof. Dr. Talip Özdeş

Daha dün Siyonist Yahudiler ve onları destekleyen, onlarla aynı dünya görüşünü paylaşan Evanjelikler tarafından Gazze'de yapılan katliam ve tahribatların acısı devam ederken, bu defa İslam coğrafyası mübarek Ramazan ayında yine aynı güçler tarafından İran'ı ve Lübnan'ı hedef alan haksız bir saldırı ile karşı karşıya kalmıştır. Bu hak-hukuk tanımayan ahlaksızlar tarafından İran'a ve Lübnan'a yapılan barbarca saldırılar, aslında bütün bir İslâm dünyasına yapılmıştır. Bütün bu saldırıların, katliam ve tahribatların zemininde ABD'de siyasi gücü ve serveti elinde bulunduran Siyonist Yahudilerin ve Evanjeliklerin yürütmekte oldukları son derece çirkin bir din istismarı yatmaktadır.

Dinin İstismar Edilmesi

Din, insanın kendisine özgü bir dünya kurma girişiminde stratejik bir rol oynamıştır. O, insanın kendi öz manalarını realiteye aşılaması suretiyle kendini dışsallaştırmanın en yüce sınırını ifade eder. Din, insan açısından evrenin tamamını anlamlı bir varlık olarak kavramayı ifade eder.[1] Siyasetin meşrulaştırılma sürecinde toplumun dini önemli bir yere sahiptir. Din, tarihi süreçte siyaseti meşrulaştırmanın en yaygın ve etkin aracı olmuştur. İnsanların yasalara ve kurallara itaati, o yasa ve kuralların gerisinde aşkın bir gücün kabulünü ve onun kutsallığını gündeme getirir. Din, toplumsal kurumları, onlara nihai olarak geçerli ontolojik bir statü bahşetmekle; yani, onları kutsal ve kozmik bir referans çerçevesine yerleştirmekle meşrulaştırır. Bu bağlamda insan aktivitesinin tarihsel oluşumları üstün bir noktadan, kendi öz tanımıyla hem tarihi hem de insanı aşan bir noktadan ele alınır. Siyasal yapı, ilahi kozmosun gücünü yalınkat bir şekilde beşeri alana uzatıverir. Siyasi otorite, bu bağlamda tanrıların bir aracı veya ideal olarak ilahi bir inkarnasyonu (tecessümü) olarak bile tasarlanır. Beşeri güç, yani siyasal otorite ve ceza, kutsi birer olgu, daha doğrusu ilahi güçlerin insanların hayatlarına müdahale ettirdiği kanallar haline gelirler. Bu durumda siyasi gücü ele geçiren yönetici/yöneticiler tanrılar adına konuşur veya bizzat tanrı haline gelirler; onlara itaat etmek, tanrılar dünyası ile iyi bir ilişki içerisinde olmak anlamına gelir.[2]

Tarihte ve günümüzde toplumların siyaset ve yönetim anlayışında “kutsal devlet” algısının olması bu durumla bağlantılıdır. Dini meşruiyet, meşruluğun, haklılığın ve yasallığın belirli derecelerde dinden ve dini kaynaklardan sağlandığı bir durumu ifade eder.[3]

İslam'ın temel kaynağı Kur'an'a göre mutlak itaat ancak Allah'a yapılabilir. Yönetimin başında olanlara itaat mutlak olmayıp ancak hak, hukuk, adalet ve doğruluk çizgisinde sınırlı bir itaat söz konusudur. Ma‘siyete itaat olunmaz. İslam açısından insan ve toplumun yönetiminde Kur’an’da ve sahih sünnette öne çıkan imanî, ahlâkî, hukukî ilkeler ve prensipler önemlidir. Bireyler ise gelip geçicidir. Mevki ve makamı ne olursa olsun, Allah'tan başkasına yapılacak mutlak itaat; yani onun söylem ve davranışlarında öne çıkardığı her şeyi murakabe ve muhasebe etmeden onaylayıp icra etmek, o kişiyi tanrılaştırır, diktatörlüğe ve zulme götürür. Konuya bu açıdan bakınca, adı “kral”, “melik”, “emir”, “sultan” fark etmez, hiçbir yönetici "zıllullah" veya "halifetullah" olamaz. Sonuçta kimse Allah'ın gölgesi veya halifesi değil! Yönetimler açık, şeffaf, kontrol edilebilir, sorgulanabilir ve hesap verilebilir olmalıdır. Siyasi otoriteye itaat, ahlâka, adalete ve hukuka uygunluk zemininde meşruluk kazanan, baskı ve manipülasyon olmadan toplumun seçmesine ve rızasına dayanan izafi bir itaat şeklidir. Bu bağlamda İslam coğrafyasında saltanata, krallığa, sultanlık ve hanedanlığa dayalı, yönetimi mutlaklaştırıp kutsallaştıran siyasi yapılanmaların, keyfi karar ve uygulamaların ne derece Allah'ın Kitabına ve Resulullah’ın sünnetine uygun olup olmadığının değerlendirilmesi ayrı bir makalenin konusudur.

Özünde ilahi vahye dayalı din tahrifata maruz kaldığında, politize edilip bir ideoloji konumuna oturtulduğunda, beşer için hidayet kaynağı olma vasfını kaybederek istismar aracı haline gelmektedir. Bu tahrifat, aslında Allah tarafından insanlığa gönderilen dinin bizzat asli kaynağı; yani ilahi vahyin kendisi üzerinde gerçekleşebileceği gibi, asli kaynak orijinal olsa bile onun yorumlarında da gerçekleşebilmektedir. Bu noktada içi birçok çelişki ve tutarsızlıklarla, gerçek dışı mitolojik anlatımlarla dolu, Allah'ın sözleri ile beşerin sözlerinin birbirine karıştığı Kutsal Kitap, Siyonistlerin ve onlarla neredeyse aynı dünya görüşünü paylaşan Evanjeliklerin ellerinde istismara konu haline gelmiştir.

Evanjelizm-Siyonizm İşbirliği

Siyonizm, mahiyet olarak seküler olmasına rağmen Eski Ahit'i siyasi amaçları için istismar eden bir oluşumdur. Çocuk katili Siyonistler, desteklerini çok büyük ölçüde Amerikan Evanjeliklerinden almaktalar. Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak ilan edip tanıyan Epstein rezaletiyle deşifre olan ABD Başkanı Trump, bizzat Binyamin Netanyahu tarafından ABD’nin Siyonist Başkanı olarak ilan edilmiştir. Gazze katili Netanyahu’nun kendisi de ABD kongresinde işlediği cinayet ve soykırıma rağmen Evanjelikler tarafından dakikalarca ayakta alkışlanmıştır. Daha da seviyesiz bir durum, Epstein skandalına karıştığı dünyaca malum Trump'ın, Beyaz Saray'da erkek ve kadınlardan oluşan bir grup Evanjelik rahip tarafından dua edilip kutsanmasıdır. Tam anlamıyla utanç verici, rezil ve yüz karası bir durum! Bu tablolar bize ABD'deki Evanjelizm sapıklığının içine düştüğü çukuru göstermektedir. Allah'ın insanlığa doğru yolu göstermek için gerçekte İslam mesajı ile resul olarak gönderdiği; hakkın, adaletin, ahlâkın ve doğruluğun önderleri Hz. Musa ve Hz. İsa (a.s.) bu çirkin tablonun neresinde?!  

Evanjelizm'in sözlük anlamı, İncil'e yönelmek, İsa'ya bağlanmak, ona dönmektir. Kelimenin kaynağı Yunanca "iyi haber", "İncil"  anlamına gelen evangelion'dan gelmektedir.[4] Bugün için Evanjelizm, Amerika'daki Protestan Hıristiyan toplumunun radikal kanadını ifade etmektedir. Bu kanat, kendilerine önce ''fundamentalist" (köktenci) adını vermiş, sonraları da Evanjelikler olarak tanımlanmaya başlamışlardır.[5]

Evanjeliklere göre Kitab-ı Mukaddes’in haber vermiş olduğu olayların Ortadoğu’da gerçekleşmesi veya gerçekleştirilmesi durumunda İsa Mesih yeryüzüne inecektir. Yani Kitab-ı Mukaddes’te bilgisi verilen olaylar bir nevi deprem simülasyonu gibi, doğal sürecin dışında, dış etkenlerle, suni bir şekilde oluşturulsa dahi, İsa Mesih gelecek/gelmek zorunda kalacak ve krallık tahtına geçecektir. Dolayısıyla Hıristiyanlık inancına göre tanrısal bir varlık olan İsa Mesih’in yeryüzüne gelişi, aynı zamanda kıyamet sürecinin başlangıcı anlamına gelmektedir. Evanjelikler bütün haksızlığına, zorbalığına, ahlâksızlığına, zulmüne ve eşkıyalığına rağmen İsrail'e koşulsuz destek vererek bir nevi Tanrı’yı kıyamete zorlamış olmaktadırlar. Bu bağlamda Yahudiler, Evanjelikler açısından politik hedeflerinin gerçekleşebilmesi noktasında önemli bir araç olmaktadırlar. Evanjelikler, özellikle kıyamete dönük beklentilerinde, İsa Mesih’in yeryüzüne dönmesi ve cennet krallığının (!) yeniden kurulması konusunda Yahudileri kader yoldaşı görürler. Bundan dolayı onlar "Hıristiyan Siyonistler" olarak da adlandırılmışlardır. Evanjelikler, Yahudilerin Tanrı tarafından seçilmiş olduklarına, vaat edilmiş toprakların Yahudilere ait olduğuna ve Mesih'in (Mesih'in kim olduğu konusunda her ne kadar aynı kanaate sahip olmasalar da) gelişi ile Yahudilerin dünya egemenliğine ulaşacaklarına dair Eski Ahit’te geçen kehanetleri kabul ederler. Ayrıca kendilerine düşen en büyük görevin bu hedeflerin gerçekleşmesini sağlamak olduğuna inanırlar.[6] Bunun için de kendileri için en büyük misyonun Yahudilerin egemenliğine yardımcı olmak olduğunu düşünürler. Bu yardımın en pratik yöntemi, Amerika'nın İsrail'e yaptığı her türlü yardımı desteklemektir.[7] Söz konusu kehanete gore Mesih geldiğinde, Yahudiler ve onlara destek olan Evanjelikler bir yanda, "Yahudilerin düşmanları" (Müslümanlar yahut Katolikler) ise diğer tarafta yer alacak, iki taraf arasında büyük bir savaş, Armageddon yaşanacak,[8] Hz.İsa dünyaya geri dönecek ve O'nun önderliğinde Yahudiler savaşı kazanarak bin yıl sürecek bir dünya egemenliği elde edecektir.[9] Nihai olarak Evanjeliklere göre göre İsa Mesih’in yeryüzüne yeniden dönebilmesi için Yahudilerin Kenan diyarı olarak adlandırdıkları ve Tanrı tarafından kendilerine vaat edildiğini iddia ettikleri topraklarda toplanmış olmaları gerekmektedir.

Evanjeliklerin Siyasi Gücü ve İsrail’e Olan Destekleri

Bu ipe sapa gelmez ideoloji/kehanet 1970'lerden itibaren Cumhuriyetçi çevrelerde iman konusu haline gelmiştir. Bunlara göre, Amerika Birleşik Devletleri'nin Tanrı’nın safında kalabilmesi için haklı-haksız her durumda İsrail'i desteklemesi ve koruması gerekmektedir. Amerikan Evanjeliklerinin, yani Hristiyan Siyonistlerin görüşlerine göre, İsrail devletinin kurulması, İncil kehanetinin gerçekleşmesidir. Dolayısıyla İsrail’in sözde kendisine vaat edilmiş topraklarda alan kazanıp işgalini genişletmesi, Tanrı'nın iradesi olarak görülmektedir.

ABD başkanlığını ve üst düzey devlet görevlerini üstlenen birçok Amerikalı bu fikirlerin fanatic savunuculuğunu yapmakta, Amerikan siyasetinin enerjisini bu kehanetlerin gerçekleşmesini sağlamak için yönlendirmektedir. Örneğin, eski Amerikan başkanlarından Jimmy Carter’a göre, 1948’de İsrail devletinin ilan edilmiş olması İncil’in bir kehanetiydi ve bu gerçekleşmiş oluyordu. Yine bir başka ABD başkanı olan Ronald Reagan, AIPAC (Amerikan-İsrail Kamu İşleri Komitesi) direktörü Tom Dine ile yapmış olduğu telefon söyleşisinde Eski Ahit’te Armageddon’la ilgili gerçekleşeceği söylenen kehanetleri müşahede etmekte olduklarını açıkça ifade etmiştir. Son başkanlardan Donald Trump da 6 Aralık 2017’de Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıdığını ilan etti ve İsrail’in kuruluş yıldönümüne denk gelen 14 Mayıs 2018 tarihinde ABD büyükelçiliğini Kudüs’e taşıdı. Elçiliğin açılışına da kutsama için John Hagee ve Robert Jeffress adlarındaki iki Evanjelik Pastör çağrıldı. Yine Trump döneminin başkan yardımcısı Mike Pence de İsrail’e kayıtsız destek sunulması gerektiğini savunan, Hristiyan cihadından bahseden bir kişiliktir. Dolayısıyla Hristiyan Siyonistler ve hatta bazı araştırmalarda Amerikan Taliban’ı diye de adlandırılan Evanjeliklerin eskatolojik inanışları sıradan bir din inanışı değil aksiyoner-agresif bir politik duruştur.[10]

İslâm Dünyasının ve Orta Doğu’nun Hedef Alınmış Olması

Sovyetler Birliğinin dağılması sonucu tek kutuplu hale gelen dünyamızda Samuel Huntington'un “Medeniyetler Çatışması” başlıklı makalesinin yayınlanmasını takip eden süreçte ABD ve inisiyatifindeki global aktörler tarafından İslam coğrafyasının hedef tahtasına oturtulduğu herkesin malumudur. İzleyen süreçte provokasyon olduğu anlaşılan İkiz Kuleler'in vurulması olayı, el-Kaide (al-Qaida) üzerinden önce Afganistan'ın daha sonra da Irak'ın ABD ve müttefikleri tarafından işgali, Suriye'nin iç harbe sürüklenip istikrarsızlaştırılması, DAIŞ/IŞİD bahanesiyle Suriye'ye müdahale süreçleri birbirini takip etmiştir. Bütün bu olaylara ve gelişmelere paralel olarak da ABD yönetimini ve Batılı müttefiklerini arkasına alan terör devleti İsrail’in Filistin, Gazze ve Suriye üzerindeki işgal planları ve stratejisi yoluna devam etmiş, büyük katliamlara, soykırım ve tahribatlara imza atılmıştır. Bugün ABD ve İsrail tarafından İran’a ve Lübnan’a yapılan haksız ve hukuksuz saldırılar, söz konusu planın ve stratejinin bir devamıdır. ABD emperyalizminin Ortadoğu’ya hâkim olma, petrol ve enerji kaynaklarını ele geçirip yönetme, Rusya ve Çin’i bloke etme stratejisi ile İsrail’in Filistin başta olmak üzere Ortadoğu’da yürütmeye çalıştığı işgal ve yayılma stratejisi birbiriyle örtüşmekte, birbirini desteklemektedir.

Ne yazık ki ABD’in İsrail’e açık desteği ve yardımları yanında birkaç istisna hariç Batı dünyasındaki yönetimlerin İsrail’in uzun zamandan beri süregelen işgal planlarına göz yumup destek vermeleri Netanyahu’nun ve onun Siyonist destekçilerinin şımarıklığını iyice artırmış, İran’a ve Lübnan’a saldırı konusunda onları cesaretlendirmiştir. Yine Ortadoğu’daki Kralların ve emirlerin kendi saltanatlarını korumak için Trump’a teslim olmaları, bütün bu olumsuz gelişmeler karşısında acizlik gösterip susmaları, ciddi bir tepki ortaya koyamamaları saldırganlara psikolojik üstünlük sağlamıştır. Suudi Arabistan ve BAE gibi devletlerin İran’a karşı sözde Sünnilik-Şiilik ayırımı üzerinden ABD ve İsrail’in safında yer almaları utanç verici bir durumdur! Önce topraklarını ABD üstlerine açacaksın, kendi bağımsızlığını da inkâr ederek ülkeni ABD’nin garnizonu haline getireceksin, ülkendeki ABD üstlerinden İran’ı vurmak için bombardıman uçaklarının kalkmasına, füze saldırıları yapılmasına izin vereceksin; İran da kendisini savunmak için o üstleri vurduğunda haksız mı olacak? İran yönetiminin bölgede Şiiliği yaymak için birtakım yanlış tasarruflar yapmış olması, bütün haksızlığına ve zulmüne rağmen son derece yanlış yaparak Suriye’de Esed’i desteklemiş olması, muhaliflerle problemler yaşaması, demokratikleşme noktasındaki zaafları, baskı rejimi oluşturması, halkını fakirleştirmesi gibi durumlar, ABD ve İsrail tarafından oraya saldırı yapılmasını meşrulaştıramaz. Nükleer tesislere ve silahlara sahip olma konusunda da İsrail’e ses çıkartılmaz iken İran’ın suçlanıp hedef tahtasına oturtulması, her yönü ile tam bir çifte standartlık örneği oluşturmaktadır.

Sonuçta sürmekte olan savaşın suçluları kim? Gazze’de kadın, yaşlı, sivil, çoluk çocuk demeden yüzbinlerce insanı katledenler, İran’a attıkları bombalarla çocuk yaştaki 160 kız öğrenciyi ve binlerce insanı katledenler kimler? Bütün bu cinayetlere, tahribat ve ihlallere rağmen 18 Mart tarihli Riyad bildirisine imza koyan Müslüman devlet adamlarının İran’ı suçlayıp ABD ve Trump aleyhine tek söz etmemeleri, İsrail’e karşı ciddi bir tepki koyamamaları da oldukça düşündürücüdür! Korkunun ecele faydası yoktur!

Nerede Durmalıyız, Ne Yapmalıyız?

Gelinen noktada savaş yangını büyürken krallarla, hanedanlarla, emirler ve meliklerle yönetilmekte olan İslam coğrafyasının hali perişan gözükmektedir. Savaş yangınının içerisine çekilmek istenen Türkiye, kendisine kurulan tuzakları boşa çıkarmak; bölgesinde barışın, güvenin, emniyetin, istikrar ve huzurun temsilcisi olmak durumundadır. Bunun için savaş karşıtı bir duruş sergilemek durumundayız. Bu bağlamda gerek iç politikada gerekse dışarı ile ilişkilerde meşruiyet ve hukuk çizgilerinin gözetilmesi gerekmektedir. İçeride demokratikleşme, hak ve özgürlüklere saygı, uzlaşma, birlik-beraberlik, barış ve kardeşlik ortamlarının oluşturulması son derece önemlidir. Savaşlara karşı çıkarken insanlığın ortak vicdanından, ahlaki ilkelerden ve hukukun üstünlüğünden hareket etmeli, dünya kamuoyunu yanımıza almalıyız. Siyasi amaçlar için toplumun kutuplaştırılması, ötekileştirme, düşmanlaştırma, kurumların siyasallaştırılması, yönetimde ve yargıda ayrımcılık, halka yabancılaşma, halkın fakirleştirilmesi gibi hususlar ancak Siyonizm’in ekmeğine yağ çalar. Eğer bu hususlarda birtakım mağduriyetler oluyor ise, söz konusu mağduriyetlerin zemininin ortadan kaldırılması, zararların telafi edilmesi cihetine gidilmelidir.

İsrail’le her türlü ticari ilişkinin tamamen sonlandırılması, topraklarımızın ve üstlerin ABD tarafından kullanılmasına asla müsaade edilmemesi gerekir. Ülkemizin hava sahası içerisinde ABD uçaklarının havada ikmal yapmasına da izin verilmemelidir. Her ne kadar NATO üzerinden ABD ile müttefik olmuş olsak da, savaşı başlatan, içi boş ve gerçekçi olmayan söylemlerle İran’a ve Lübnan’a bomba yağdıran, dünyayı enerji krizine sokan İsrail ve onu destekleyen ABD yönetimi olmuştur. İran’a saldırılırken ABD senatosundan onay alınmamış, Birleşmiş Milletlerin ikaz ve kararlarına uyulmamış, tek taraflı ve keyfi kararlarla uluslararası hukuk hiçe sayılmıştır. İsrail ve ABD, ülkemiz dâhil birçok ülkeye zarar veren Ortadoğu’daki savaş yangınının gerçek müsebbipleri olarak gözükmektedir. Her ikisi de savaş suçlusu konumundadır. Masum olduklarına dair dünya kamuoyunu ikna edebilmiş de değillerdir. Allah’ın yardımı ile zalimlerin kurdukları tuzaklar kendilerine dönecektir.

 

* Bozok Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi.

[1] bk. L. Berger, Dinin Sosyal Gerçekliği, çev. Ali Coşkun, İnsan Yay., İstanbul: 1993, s. 58-59.

[2] L. Berger, a.g.e., s. 66-67.

[3] Geniş bilgi ve değerlendirme için bk. Ejder Okumuş, Dinin Meşrulaştırma Gücü, Özgü Yayınları, İstanbul, 2005, s. 16-32.

[4] A Merriam Webster, Webster's Ninth New Collegiate Dictionary, Merriam Webster inc. Publishers Springfield, Massachusetts, U.S.A, 1987, s. 429.

[5] İsmail Vural, Evanjelizm, Beyaz Sarayın Gizli Dini, İstanbul: Karakutu Yayınları, 2003, s. 10.

[6] İlyas Akyüzoğlu, "American Evangelism, from The Perspective of Political Goals and Their Activities in The Ottoman Empire", Eskişehir Osmangazi Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Cilt / Volume: 9 • Sayı / Issue: 1,  s. 114.

[7]İsmail Vural, a.g.e, s. 14-15. Evanjelistlerin çarpık inançları ve dünya görüşü için ayrıca bk. Grace Halsell, Prophecy and Politics: Militant Evangelists on the Road to Nuclear War, Connecticut: Lawrence Hill & Company, 1986 s. 82-85.

[8] Armageddon için bk. Kutsal Kitap, Yuhanna, Vahiy Kitabı, 16: 12-21.

[9] Akyüzoğlu, a.g.m., s. 116.

[10] İlyas Akyüzoğlu, a.g.m., s. 116.

 

Yorum Ekle
Adınız :
Başlık :
Yorumunuz :

Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

sanalbasin.com üyesidir

ANA HABER GAZETE
www.anahaberyorum.com
İşin Doğrusu Burada...
İLETİŞİM BİLGİLERİMİZ
BAĞLANTILAR
KISAYOLLAR
anahaberyorum@hotmail.com
0312 230 56 17
0312 230 56 18
Strazburg Caddesi No:44/10 Sıhhiye/Çankaya/ANKARA
Anadolu Eğitim Kültür ve Bilim Vakfı
Anadolu Ay Yayınları
Ayizi Dergisi
Aliya İzzetbegoviç'i
Tanıma ve Tanıtma Etkinlikleri
Ana Sayfa
Yazarlarımız
İletişim
Künye
Web TV
Fotoğraf Galerisi
© 2022    www.anahaberyorum.com          Tasarım ve Programlama: Dr.Murat Kaya