CAN AZERBAYCAN
MAKALE
Paylaş
03.05.2026 20:58
1.241 okunma
İdris Doğan

“Seyahat ediniz ki sıhhat bulasınız” hadisinde Hazreti Peygamber (sav), seyahatin bedenle birlikte akıl ve ruh sağlığına katkıda bulunduğunu hatırlatırken; gezilen, görülen yerlerde olumsuzluklardan çok, maddi ve manevi değerlerin güzelliklerini -riyadan kaçınarak- aktarmanın, hayrın ve güzelliğin ülkeler arasında yayılmasına kapı araladığını da işaret eder.

Yolculuk, gidilen yerden çok insanın kendi içine doğru yaptığı bir seferdir. Bazı yolculuklar vardır; insan bir yerden bir yere gitmez, bir hâlden başka bir hâle geçer. Haritada belirlenen mesafe ile içte kat edilen mesafe aynı değildir.

Sınırlar, insan aklının çizdiği ince çizgilerdir. Oysa hafıza o çizgileri tanımaz. O, ayrılığı değil, gecikmiş bir buluşmanın eşiğini işaret eder. Aynı kelimenin başka bir ağızda yankılanışı, aynı duanın farklı bir şehirde semaya yükselişi… Bunlar ayrılığın değil, kesintiye uğramış bir bütünlüğün işaretleridir.

İsmail Gaspıralı’nın “dilde, fikirde, işte birlik” çağrısı burada bir ideal olarak değil, gündelik hayatın görünmeyen dokusu olarak hissedilir. Bir bakarsınız bir selamlaşmada, bir bakarsınız sofraya davet edilişinizde bu söz ete kemiğe bürünür.

“Güzel düşünen güzeli görür, güzeli gören cennete gider.” sözündeki hikmettir bizim yitiğimiz. Anladım ki yakınlık yalnızca mesafe meselesi değildir; insanın insana değmesi, aynı sofrayı paylaşması, göz göze gelmesidir. Belki de uyanış tam bu temas anında başlar.

Büyük imparatorluklar Orta Asya’da kuruldu; Kafkaslar, Hazar’ın kuzeyinden ve güneyinden Anadolu’ya ve Avrupa’ya ulaştı. Bu gerçeği zaten biliyordum. Ancak Enver Paşa’nın Turan hayalinin ne kadar aziz ve muhterem olduğunu bu geziyle daha iyi anladım. Hakikaten biz, sözde değil özde kardeştik.

Türk kültür ve medeniyetinin ihyası; önce birbirimizi yakından tanımakla, anlamakla ve arada bir ruh bağı kurmakla mümkündür. Yüz elli yıldır dünyayı sarsan sömürgeci anlayışın yok edilip yeryüzünde hakkın tesisi, adaletin tecellisi için Türk dünyasının ortak manevi ve tarihî mirasını yeniden hayata geçirmek, tarihin omuzlarımıza yüklediği büyük bir görevdir.

13–28 Nisan 2026 tarihleri arasında gönlümüzdeki Azerbaycan’a yaptığımız ziyaret, bende tam da böyle bir kapıyı araladı. İçeride yaşadığım her şey dışarıda bir karşılık buldu. Gördüklerim, işittiklerim; bir ülkeyi tanımaktan öte, aynı kökten beslenen bir ruhun başka bir coğrafyada yaşamaya nasıl devam ettiğinin şahitliğine vesile oldu.

Bakü Havaalanı çıkışında çocukların uzattığı bir demet leylak, bu yolculuğun anlamını ve ruhunu yansıtan en güzel başlangıçtı. O çiçek, sıradan bir karşılama değil; köklerin aynı kaynaktan beslendiğinin sessiz bir ifadesiydi.

Nedense bu tür geziler sonrasında memlekette halkın dili ve inancı ilk merak edilen konular olur. Kimse sormadan ben cevap vermiş olayım: Bu topraklarda dil Türkçe, din İslam’dır. Farklılıklar var elbette; fakat bunlar ayrılık değil, zengin bir derinliğin katmanlarıdır.

Dil, geçmişin yankısını taşır. Azerbaycan Türkçesinde dolaşan Osmanlı izleri, yer yer başka dillerle karışsa da özünü muhafaza eder. Kelimeler değişir, ama gönül dili kalır. Çoğu zaman anlaşmak için söz bile gerekmez.

Manevi hayat ise burada sessizdir ama derindir. Gösterişsiz, iddiasız; fakat sahici… Saf tutan insanların omuz omuza duruşunda yalnızca bir ibadet değil, ortak bir yönelişin izleri vardır. Uzun bir inkâr döneminin ardından yeniden kurulan bu bağ, gürültüsüz bir diriliştir. Belki de hakiki olan her şey gibi, o da en çok sessizlik içinde büyür.

Şehirler, insanın içini ele veren aynalardır. Sokaklarda görülen düzen, temizlik ve sükûnet yalnızca dış görünüşe ait değildir; bir toplumun iç disiplininin, görünmeyen terbiyesinin dışa yansımasıdır. Piknik alanında yere bırakılmayan bir çöp, aslında insanın kendisiyle kurduğu ilişkinin de bir göstergesidir. Çünkü insan, dış dünyayı nasıl kullanıyorsa iç dünyasını da öyle taşır.

Evler… Dışarıdan bakıldığında yıpranmış duvarlar, eskimiş kapılar… Ama içeri girildiğinde karşılaşılan sıcaklık, bütün o dış görüntüyü anlamından arındırır. Demek ki bir mekânı ev yapan şey estetik değil; içinde yaşanan hakikattir. Huzur, mimariden değil kalpten doğar.

Sofralar bu hakikatin en açık dilidir. Üç öğün kurulan o düzenli ve özenli sofralar yalnızca bir beslenme alışkanlığı değil; bir varoluş biçimidir. Paylaşmak, burada hâlâ hayatın merkezindedir. İnsan, bir lokmayı bölüşürken aslında yalnızlığını da bölüşür.

Bir camide tanımadığınız birinin size yönelttiği içten bir soru: “Aç mısınız?” Bu soru sadece bir ihtiyacı gidermeye yönelik değildir. Bu, insanın insana karşı duyduğu kadim sorumluluğun ifadesidir. Modern dünyanın hızla aşındırdığı o ince duyarlılıklar burada hâlâ canlılığını korur.

Ticarette hissedilen güven, bu yapının en görünür tezahürlerinden biridir. Alışverişte şüphe değil, itimat hâkimdir. Bu manzara karşısında insanın zihninde kaçınılmaz sorular belirir:

Biz ne zaman güveni kaybettik? Ne zaman birbirimize temkinle yaklaşmayı akıllılık saydık? Ve ne zaman içimizdeki o sade inancı bu kadar uzağa bıraktık?

Bütün bu izlenimler tek bir duyguda birleşir: tanıdıklık. Fakat bu sıradan bir aşinalık değildir. Çünkü insan, kendine benzeyeni gördüğünde değil; kendini başka bir bedende tanıdığında değişir.

Eğitimde hissedilen denge, rekabetten çok insanı merkeze alan bir anlayışa işaret eder. Herkesin kendi kabiliyetine göre yön bulması, belki de en büyük huzurun kaynağıdır.

Nizami Gencevi, Fuzûlî, Nesîmî ve Bahtiyar Vahapzade…

Güçlü hükümdarlar; Uzun Hasan ve Şah İsmail Hatâî…

Nasîrüddin Tûsî ve Şehabeddin Sühreverdî…

Her biri bizim. Kimi gönül gözüyle, kimi akılla, kimi kudretle baktı dünyaya ve insanı yaşatma hakikatinin içinde yol aldı.

Hasrete kavuşmanın ince sızısıyla Fatiha ile gözyaşını bir araya getiren şehirlerdeki yüksek şahsiyetler ve imamzâdelerin abidevî türbeleri, tarihin ağır yükünü kubbelerinde taşır. Onlar, başkasından önce insanın kendini tanımasının sırrını fısıldar adeta.

Bütün bu izlenimlerin ardından geriye tek bir duygu kalır: Azerbaycan bir ülkeden fazlasıdır. Tanıdık bir hissin adıdır. İnsan burada kendini yabancı değil, gecikmiş bir misafir gibi hisseder.

Nizami Gencevi’nin sözleri bu hissi tamamlar:

İnsana değer ver ki değer bulasın,

Gönül kırarsan sen de kırılırsın.

Adalet bir kandildir karanlıkta,

Onsuz yürüyen sonunda kaybolur.

Bilgiyle yükselir insanın değeri,

Cehalet ise zincirdir bileklere.

Belki de bu yolculuğun özü şudur: İnsan, kendine benzeyeni gördüğünde değil; kendinde olanı başkasında fark ettiğinde sarsılır.

Selam olsun, bizi kendi öz ataları gibi karşılayan, ağırlayan ve uğurlayan o güzel insanlara.

03 Mayıs 2026

 

Yorum Ekle
Adınız :
Başlık :
Yorumunuz :

Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

sanalbasin.com üyesidir

ANA HABER GAZETE
www.anahaberyorum.com
İşin Doğrusu Burada...
İLETİŞİM BİLGİLERİMİZ
BAĞLANTILAR
KISAYOLLAR
anahaberyorum@hotmail.com
0312 230 56 17
0312 230 56 18
Strazburg Caddesi No:44/10 Sıhhiye/Çankaya/ANKARA
Anadolu Eğitim Kültür ve Bilim Vakfı
Anadolu Ay Yayınları
Ayizi Dergisi
Aliya İzzetbegoviç'i
Tanıma ve Tanıtma Etkinlikleri
Ana Sayfa
Yazarlarımız
İletişim
Künye
Web TV
Fotoğraf Galerisi
© 2022    www.anahaberyorum.com          Tasarım ve Programlama: Dr.Murat Kaya