“Reform” denir mi bilmem…
Ama görünen o ki, Millî Eğitim Bakanlığı yıllardır eğitim-öğretim sahasında köklü bir değişim ve ciddi bir dönüşüm arayışı içinde.
Biz de katkı sadedinde birkaç söz söyleyelim. Gerçi ABD ile yapılan ve etkileri hâlâ süren 1949 tarihli Fulbright Eğitim Anlaşması’na rağmen sesim ne kadar yankı bulur bilmem.
Çünkü mesele; okul binalarının fiziki yapısı, öğrenci ve öğretmen kıyafetleri, yıllık çalışma takvimleri ya da eğitim modellerinden çok daha derin bir meseledir.
Mesele, bir milletin çocuklarını kendi inanç dünyasına ve değer yargılarına göre nasıl yetiştireceği meselesidir.
Bugün ortaokullar, liseler, hatta ilkokullar, gerçek eğitim kurumları olmaktan çıkıp bir üst okulun sınavına öğrenci hazırlayan kurs merkezlerine dönüşmüştür. Hatta bazı okul öğretmenleri bile doğrudan özel kurs çarkının içine çekilmiş durumda
Çocuklarımızın zihnî, ruhî ve bedenî gelişimini beslemesi gereken sanat, spor ve kültür dersleri ya göstermelik hâle gelmiş ya da tamamen test çözümünün gölgesinde bırakılmıştır.
Oysa çocukluk ve ilk gençlik dönemi, insan ruhunun mayalandığı çağdır.
Bir millet, çocuklarının hayal kurma kabiliyetini kaybettiği yerde geleceğini de kaybetmeye başlar.
Bugün okullarda nice çocuk; bir enstrümana dokunmadan, sahaya çıkmadan, resim yapmadan, şiir dinlemeden büyüyor. Fakat binlerce soru çözüyor. Ne var ki insan yetiştirmeyen bu mekanik tekrarın, eğitim adına gerçek bir kıymet ürettiği de söylenemiyor.
Öğretmen okullarında bize, ilköğretim programında yer alan hedeflerin ancak derslerin bütünlüğüyle gerçekleşebileceği öğretilirdi. “Hiçbir ders, diğerine feda edilemez.” denirdi. Çünkü eğitim bir bütündü; insan yalnızca zihinden ibaret değildi. Talim ve Terbiye Kurulu’nun belirlediği müfredatın dışına çıkılmaması özellikle takip edilir, yapılan teftişlerde bunun hesabı sorulurdu.
Bugün ise üzülerek görüyoruz ki, kültür dersleri bile test çözme seanslarına dönüştürülmüş durumda. Öğrenciler; düşünmeye, üretmeye, estetik duygusu geliştirmeye değil; yalnızca işaretlemeye alıştırılıyor. Böylece okul, terbiye eden bir kurum olmaktan uzaklaşıp zaman zaman çocukları uyuşturan bir düzene dönüşüyor.
Daha vahimi ise, öğretim yılı sonunda farklı isimler ve süslü başlıklarla düzenlenen kimi faaliyetlerin ölçüyü tamamen kaçırmış olmasıdır. Elbette çocuk sevinsin, eğlensin, sosyal faaliyetlerde bulunsun. Buna kimsenin itirazı olamaz. Fakat eğitimin ciddiyetini gölgeleyen, değerleri aşındıran, gösteriyi eğitimin önüne geçiren anlayış; sadece okulların değil, çocuklarımızın da şirazeden çıkmasına yol açmaktadır.
Çünkü eğitimde ölçü kaybolursa, istikamet de kaybolur.
Bir milletin geleceği yalnızca sınav başarısıyla değil; karakter terbiyesiyle, estetik duygunun, kültür şuurunun ve ahlak anlayışının gelişmesi ile inşa edilir. Okul dediğimiz yer sadece diploma dağıtan bir bina değil; insan yetiştiren bir medeniyet ocağıdır.
Tespit bizden…
Tedbir ve gayret ise yetkililerden…
Ve tam da bu yüzden, milletimizin küllerinden yeniden doğduğu, imanla, azimle ve fedakârlıkla ayağa kalktığı o büyük yürüyüşün ilk adımı olan 19 Mayıs’ın manasını yeniden düşünmek zorundayız.
19 Mayıs, yalnızca bir tarih değil; savaşlar, yokluklar, yoksunluklar içinde çırpınan bir milletin yeniden ayağa kalkma iradesidir.
Kutlu olsun.
18 Mayıs 2026