Başkanın Başlıca Görevleri, Devlet Organlarının Organizasyonu
MAKALE
Paylaş
18.01.2023 20:00
497 okunma
Dr. Hasan Eryılmaz

a) Siyaset, İslâmi siyaset, devlet bölümlerini;  bunların uyacağı ve uygulayacağı makāsıdü’ş-şerîa‘, örf, maslahat esaslarını;  b) bu esasları ve hedefleri yerine getirecek ulu’l-emr, emîrü’l-mü’minîn, halife, imam gibi değişik isimlerle anılmış olan devlet başkanının görevleri ve özelliklerini; c) ehlü’l-hal ve’l-akd tarafından başkan seçimi ve biat merasimini;  d) seçilmiş başkanın yardımcısı ve danışmanı olan Şûrâ, Meclis-i-Meşveret, Şûrâ-yı Devlet organlarının özelliklerini, kısaca inceledik. Şimdi de en üst yetkili olan Başkanının görevlerini,  Kur’an’ı Kerim temelinde sıralayalım:

- Uygulamada daima zorluk değil kolaylık sağla(Bakara 185), problemleri Kur’an ve sünnete göre çöz(Nisa 59),  kesin bilgi sahibi olmadığın şeyin peşine düşme(İsra 36), fâsık bir kimseden haber gelirse doğruluğunu araştır(Hucurat 6),  asla yapmayacağın şeyleri söyleme(Saff 2), sâlih amel işle, hakkı ve sabrı tavsiye et(Asr 3).

- Allah'ın helal kıldığı şeyleri haram etme(Maide 87)(Nahl 116) ,  kâfirlerin Allah'ı bırakıp tapındıklarına sövme/sövdürme(Enam 108),  mü'min olsunlar diye, insanları zorlama(Yunus 99), kötülüğü en güzel şekilde defet(Fussilet 34), inananlardan iki grup birbirleriyle savaşırlarsa hakem ol, aralarını düzelt(Hucurat 9), toplumda alay-karalama-kötü lakap-kötü zan- kusur ve mahremiyet araştırma- gıybet(Hucurat 11,12) gibi kötülükleri önle ve önleyecek kurumları kur.

- Toplumsal iyilik (İman, sadaka-zekât dağıtımı, namaz mekânları, antlaşmalara riayet, savaş ve zorluklarda direniş…) için gerekli kurumları oluştur(Bakara 177), iyiliği emreden ve kötülükten men eden daireler kur(Âl-i İmrân 104, 110), İyilik ve takva üzere yardımlaş ama günah ve düşmanlık üzere yardımlaşma(Maide 2), kötü-çirkin haber ve sözlerin propagandasına mani ol(Nisa 148). Ana-babaya kötülüğü engelle(Enam 151)(Ankebut 8)(Lukman 15), hicret ve cihad edenlere yardım et(Enfal 74), yoksula-yolda kalmış yolcuya hakkını ver(İsra 26), yetimi koru ikram et (Fecr17) (Beled 15).  Kâbe'yi tertemiz tut(Bakara 125), bakım ve onarımını yap, hacılara su dağıttır(Tevbe 19), Cumayı namaz günü yap (Cuma 9).

- Adalet için emanetleri ve makamları ehline ver, adaletle hükmet(Nisa 58, Hadid 25),  kısası gerçekleştir(Bakara 179), idarecilere ve hâkimlere rüşveti engelle(Bakara 188),  dürüst noterleri oluştur(Bakara 282). Müminler hata edince onlar için Allah'tan bağışlama dile. İş konusunda onlarla müşavere et(Âl-i İmrân 159), doğru şahitliği sağla(Nisa 135), bir topluma olan kinin seni adaletsizliğe itmesin(Maide 8), çocukları öldürmeyi, zinayı, Allah'ın haram kıldığı bir canın katlini önle(Enam 151), Haram miras taksimini engelle(Fecr 19), bunlar için gerekli kurumları kur.

 - Ticari hayatta faizli işlemlere engel ol(Bakara 276, 278, 280)(Rum 39), hasat günü öşürü topla(Enam 141), ölçüyü ve tartıyı tam yap ve yaptır(Araf 85)(isra 35)(Şuara 182)(Rahmân 9) (Mutaffifîn 1), ne israf ne de cimrilik etme(Furkan 67), saçıp savurma(İsrâ 27).

- Dış politikada Sizinle savaşanlara karşı Allah yolunda savaş ancak aşırı gitme(Bakara 190)(Tevbe 13)(Hacc 39), Müslümanları topluca barış ve güvenliğe sok(Bakara 208), kâfirleri Müslüman olmak için zorlama(Bakara 256), inkârcıları dost edinme(Âl-i İmrân 28), Allah yolunda sefere çıktığın zaman, gerekli araştırmayı yap(Nisa 94), akitleri yerine getir(Mâide 1), düşmanlara karşı gücün yettiği kadar kuvvet ve savaş vasıtaları hazırla, onlar barışa yanaşırlarsa sen de yanaş (Enfal 60,61), haram aylarda savaşma ancak müşrikler sizinle topyekûn savaşırlarsa, sen de onlarla topyekûn savaş(Tevbe 36), mü'minlerin hepsini toptan sefere çıkarma,  ordu döndüğü zaman onları uyarmak, iyiliği emr, kötülüğü nehyetmek için bir kısmına görev ver(Tevbe 12), zulmedenler hariç, Kitap ehli ile ancak en güzel bir yolla mücadele et(Ankebut 46),  kâfir esirleri ister tut ister fidyeli-fidyesiz salıver(Muhammed 4). Kör, topal ve hastaya güçlük yoktur, onları savaşa zorlama(Fetih 17). Din konusunda sizinle savaşmamış, sizi yurtlarınızdan da çıkarmamış olanlara iyilik et, onlara âdil davran(Mümtehine 8). Kâfir ve münafıklara karşı cihad et, sert davran(Tahrim 9).

Atladığımız bazı emirler olabilirse de, Kur’an’ı Kerimi esas alarak çıkardığımız görevler bunlar. Şüphesiz ümmetin maslahatı için efendimizin sünnetinden ve günümüzde yeni problemlerden çıkan başka görevler de bulunacaktır. Bu görevleri hepsini yapacak başkanı, görev vereceği devlet organlarını, STK’ları ve bunların organizasyonlarını, yukarıdaki bilgiler ışığında şöyle toplayabiliriz:

DEVLET ORGANLARI VE ORGANİZASYONLARI

İSLAMDA SİYASETİN TEORİK ESASLARI bölümünde,  İbn Akīl siyaseti, “Hakkında vahiy inmese ve Hz. Peygamber’in bir uygulaması olmasa bile, insanların salâha yakın ve fesaddan uzak olmalarını sağlayan işleri yapmak” diye açıklamıştı. “Ben vahiy inmemiş konularda re’yimle hükmediyorum” hadisiyle bağlantılı olarak “Siyâset-i şer‘iyye”; adaletin gerçekleştirilmesi, kimsenin haksızlığa uğratılmaması ve kamu yararının sağlanması şeklinde özetlenebilir. Bunun için bir devlet başkanının bulunması şarttır. Adının Halife, İmâm ya da Emîrü’l-mü’minîn olması sadece bir detaydır. Dolayısıyla bir devlet başkanı seçimi kat’î bir meseledir, ancak nasıl seçileceği ise zannî bir meseledir ve değişebilir. Resulünü Allah seçmiştir, bize düşen Resulullahın dostları olan ashabının seçim usulünü esas almaktır:

Hz.Ebû Bekir, o zaman adı “ehlü’l-hal ve’l-akd” olmasa da, seçkin bir sahabi topluluğunda müşavere ile seçilmiş, sonra Mescid-i Nebevi’ de, birkaç kişi hariç herkesin biatıyla,  İcma-i Ümmet bir kararla, “halifetü rasûlillâh” olarak atanmıştır. Sahâbe, Şiîler’in ileri sürdüğü nasla tayin veya “ehli-beyt” gibi bir faktörü, göz önüne almamışlardır. Bu konuda efendimizden gelen bir emri ashabın bilmemesi veya uygulamaması düşünülemez. Ayrıca Efendimiz hastalığından vefatına kadar,  Mescid-i Nebevide imamete, kendi yerine Hz. Ebû Bekir’i geçirmiştir, Hz. Ali’yi değil! Zaten Hz. Ali de seçimden sonra hilâfet konusunda, hiçbir şekilde hak iddiasında bulunmamıştır.  Hz. Ebû Bekir de yine seçkin bir sahabi grubuyla müşavere ederek, Hz. Ömer’in halife olmasını vasiyet eden bir vasiyetname yazdırmış ve sonra o da, Mescid-i Nebevi biatıyla göreve gelmiştir. Hz. Ömer aldığı yara yüzünden vefat ederken, oğlunun halife olması istenmesine rağmen, halifeyi şahsen belirlemeyip, seçimi altı kişilik “çok seçkin bir bir şûra heyetine” bırakmış, bu da halifenin ehlü’l-hal ve’l-akd tarafından seçilmesi fikrine temel teşkil etmiştir. Yine yaralı Hz. Ali ölüm döşeğinde iken, oğlu Hasan’a biat edilmesi hususundaki görüşü sorulunca,  “Bunu ne emrederim ne de yasaklarım” demiş, veraset ve veliaht tayininin usul haline gelmesini önlemek istemiştir. Hz. Hasan’a biat edildiyse de, yeni bir savaş çıkmaması için, halifeliği Muâviye’ye devretmiş ve Hz. Hasan, ne Kureyş ne de ehli beyt şartı üzerinde ısrar etmemiştir. Daha ilginç olan ise, iktidarı ele geçiren Şii-Farsi Büveyhî devleti, Sünnî Abbâsî halifeliğini yıkmadığı gibi, Şiî bir halifelik kurma yoluna da gitmemiştir. İmâmiyye ve İsmâiliyye Şîası’nın sonradan ortaya çıkardığı bu tayin usulü, hulefai raşidin döneminde uygulanmamıştır. Ayrıca veraset de imâmetin, Resûlullah’tan Ali’ye geçmesini sağlayamazdı. Allah’ın resulü öldüğünde amcası Abbas sağdı ve imâmetin damat Hz. Ali’ye değil amcası Abbas’a geçmesi gerekirdi. Nitekim Şii olan Râvendiyye fırkası, Hz. Peygamber’den sonra meşrû imamın Hz. Ali değil, Abbas b. Abdülmuttalib olduğunu ileri sürmüştür.

Zeydîler’e göre imâmetin babadan oğula geçmesi şartı yoktur, imamın Hz. Ali soyundan gelmesi yeter, İmam mâsum değildir ve bu nedenle ilk üç halife meşrûdur. Zeydiyye’nin imamda aradığı nitelikler, imâmeti Hz. Ali/Fâtıma soyuna hasretmesi dışında, Sünnîler’in aradığı niteliklerdir. Şîa’ya göre, ilk üç halife ile Emevî ve Abbâsî devlet başkanları imam değil halifedir. Hz. Ali’den başlayıp on ikinci imama kadar gelen tayin usulü, on ikinci imamın çocuk yaşta ölmesiyle tıkanır kalır. İmâmiyye Şîası, bir devlet kuramayınca, “velâyet-i fakih” anlayışını ortaya atar. Hâricîler’e göre imamet, hür-köle her müslüman tarafından yürütülebilir, Kureyşli-Hâşimî-Emevî yahut Arap olmak gibi bir şart aranmaz, temel şart liyakattir. İmam hür bir seçimle iş başına gelir, sapıklığa düşünce azledilir, gerekirse öldürülür. Zamanla küllenen “Kureyşilik” konusu, 1870’lerden sonra Müslüman sömürgelerde artan direnişlerden endişelenen İngilizler tarafından körüklenir, Osmanlı hilâfetinin meşrû olmadığı yolunda yazılar yazılır ve 1. Dünya Savaşında Şerif Hüseyin isyanı patlar.

Halifeyi belirleyen asıl yolun seçim olduğu konusunda; Sünnî, Mu‘tezilî, Hâricî ve (seçimin Ehl-i beyt arasında yapılması şartıyla) Zeydî âlimleri arasında görüş birliği vardır ve çoğunluk halifenin ehlü’l-hal ve’l-akd tarafından seçileceğini söyler. Ehlü’l-hal ve’l-akd grubuna girmek için hem Hz. Ebû Bekir’in hem de Hz. Ali’nin seçiminde müctehidlik şartı yoktu. Mâverdî, bir kimsenin ehlü’l-hal ve’l-akdden sayılabilmesi için şu üç niteliği şart koşar:  Adil, bilgili ve derin kavrayışlı. Senhûrî, sahih hilâfet bütün ümmetin ehlü’l-hal ve’l-akdinin iştirakiyle gerçekleşeceğinden, aynı anda iki halifenin fiilen mümkün olamayacağını söyler. Önceleri hem Sünniler hem Zeydîler “tek imam” olmalı derken, sonraları Şam Emevi-Abbâsî halifeliği, Endülüs Emevî halifeliği, Mısır Şiî Fâtımî halifeliği, Yemen Zeydi imâmeti gibi parçalı bir yapı ortaya çıkınca “çoklu imamet” caiz görüldü.    “Ümmetim dalâlette birleşmez” (İbn Mâce) hadisine göre sınırlı sayıda ehlü’l-hal ve’l-akd yerine, tüm ümmetin katılacağı bir seçim, İslâmın anlayışına daha uygundur ki, dün mümkün olamayan bu durum, bugün için genel seçim ile mümkündür ve ayrıca bir biat da gerekmez. Ancak “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu”(Zümer 9) ayeti gereği;  % 49 ulemayı, demokratik seçim ile %51 cühelaya köle etmemek için, iki kademeli seçim, günümüzde çözüm olabilir. İlk kademede, tüm ümmet veya millet, “belirlenmiş sayıda, özellikte ve yeterlilikte” kişilerden oluşan “Ulu'l-Emr” seçebilir, ikinci kademede de “Ulu'l-Emr” meclisi,  ya kendi, ya da oluşturacağı “ehlü’l-hal ve’l-akd” eli ile devlet başkanını seçer.

Ulu'l-Emr, başta devlet başkanı ve ona bağlı olarak çalışan, ilmiyye-kalemiyye-seyfiyye yani üst yöneticiler demektir ki; bilginleri, uzmanları, olayları doğru yorumlayıp doğru sonuçlar çıkaran ulemayı gösterir. “Âlimler, Nebîlerin varisleridir” hadisine uygun olarak bu ulu'l-emr, hem dini hem dünyevi ulema ve uzmanlardan oluşmalıdır. “Emr” kelimesinin anlamına bağlı olarak, hem iş buyuran hem de iş yapan;  ümmetin güvendiği ilim adamları, ordu kumandanları, ticaret, sanayi ve ziraat gibi kamu kurumlarının başkanları, bunların yanında sendika ve parti liderleri, önde gelen gazete başyazarları gibi kimselerin yer aldığı geniş tabanlı uzmanlar topluluğudur. Ehlü’l-hal ve’l-akd, bu uzmanların hepsi olabileceği gibi daha az ama daha seçkin bir kısmı da olabilir.

İster ehlü’l-hal ve’l-akd tarafından seçilsin, ister verasetle gelsin, isterse önceki halifenin veliaht tayin ettiği kimse olsun, başkan olmayı sağlayan asıl unsur biattır. Bu nedenle önceki halifenin veliaht tayin edip biat aldığı kimse, uygulamada hilâfet makamına geçtikten sonra tekrar biat almak ihtiyacını hissetmiştir. Ancak yukarıda söz ettiğimiz iki kademeli seçim ile günümüzde tüm ümmet, hem seçimi, hem de biatı bir arada gerçekleştirmiş olur.

Halifenin, ehlü’l-hal ve’l-akd tarafından seçildiği gibi, aynı şekilde de azledilebileceği söylenmiş ise de nasıl gerçekleştireceği belli bir usüle bağlanmadığı (Mâverdî, Gazzâlî) için;  Şâfiîler, devlet başkanının adaletten ayrılmakla yetkilerini kendiliğinden kaybettiğini, Hanefîler, bunun ancak bir azil işlemiyle mümkün olabileceğini söyler. Azl için silâha başvurmak, büyük zarar doğuracağı için genelde kabul edilmemiştir. Zorla, darbeyle veya verasetle iş başına gelen ve halkın kendine itaat etmesini sağlayan kimse ise; Allah’ın hükümlerini açıkça çiğnemediği sürece, meşrû halife sayılmakta, verdiği emirler şer‘î hükümlere aykırı düşmediği sürece, itaat edilmesi vâcip görülmektedir. Râzî bu görüşünü, (Nisa 59) âyetinde ülü’l-emre itaatin kesin biçimde emredilmesine dayandırmaktadır.

Devlet başkanı Ulu'l-Emr içinde olmakla beraber;  maddi-manevi, dünyevi-uhrevi her iş için diğer Ulu'l-Emr üyeleriyle istişare etmek zorundadır. Cessâs, “Onların işleri aralarında şûra iledir”(Şûrâ 38) ifadesinden hareketle, müslümanların istişare ile emrolundukları sonucuna ulaşır. Ancak Peygamber, vahiyle bildirilen şer‘î hükümlere dair ashabı ile istişare etmezdi. Şûra kararı ittifakla alınmış olsa bile, devlet başkanı için bağlayıcı değildir, zira istişareyi emreden âyetin devamında, “Kesin karar verdiğinde artık Allah’a tevekkül et!” (Âl-i İmrân 159), buyurulur.  Efendimiz Uhud savaşı öncesi genç-yaşlı tüm Müslümanlarla istişare etmiştir. Kur’an’ın cem‘i ve Hz. Ömer’in halife olarak belirlenmesi şura iledir. Hz. Ömer’in sonraki halifenin seçimi için oluşturduğu altı kişilik heyet  “ehlü’ş-şûrâ” diye anılmıştır. Osman Gazi, Türk beylerinin katıldığı kurultaydaki meşveret sonucunda iktidara gelmiştir. Müctehid olmayan bir kimse devlet başkanı seçilebilir, ancak onun, şer‘î meseleleri danışacağı müctehid bir kişiyi veya meclisi yanında bulundurması şarttır(Şehristânî, İbnü’l-Hümâm). İstişare, dinî bir mesele için yapılıyorsa danışılan kişi âlim, âdil, dindar ve güvenilir olmalı; dünyevî meselelerle ilgiliyse danışılan kişi muhakemesi sağlam, bilgili, tecrübeli, dindar ve danışılan meseleyle ilgili çıkarı bulunmayan biri olmalıdır, kişi değil meclis olması, daha doğrudur.

Adı ister ashâbü’ş-şûrâ, ister Şûrâ-yı Devlet, ister Millet Meclisi olsun devlet başkanını, yardımcı kurumlarını, görevlerini, yetkilerini, işleyişlerini belirleyecek Ulu'l-Emr kişilerden oluşan bu üst meclis; tüm yasa, yönetmelik, genelge vb. hukuk metinlerini, tüm insanlık-ümmet ve millet maslahatına göre hazırlamak zorundadır. Maslahat, şer‘î delillerin içerdiği ilke ve hükümlerin, tümevarım yöntemine göre incelenmesi sonucunda ulaşılan ve kulların dünya-âhiretteki yararlarının gözetilmiş olduğu, bir üst kavramdır. Fıkıh Usulüne mesnet teşkil edecek şer‘î deliller de; delâleti kati olmak şartıyla lafzî mütevâtir, ardından mânevî mütevâtir, daha sonra şer’i kaynaklardan tümevarım ile elde edilen küllî esaslardır. Ebû Hanîfe ve İmam Mâlik, bu külli esaslara ters düştükleri gerekçesiyle bazı hadisleri delil olarak kabul etmemişlerdir. Ayrıca, selim akıllarca uygun bulunan davranışlar, söz ve eylem biçimleri anlamına gelen Örfî hukuk vardır ki, “toplumun sünneti”  demektir ve şer‘an değil örfen sabit olmuş bir maslahatdan gelir. Mesela Mâlikî mezhebinde Medine halkı örfü, delil olarak özel bir öneme sahiptir. Birçok ayet gibi, nafaka ile ilgili (Talâk 6) âyetinin “bi ma‘rûfin” ifadesinin doğru anlaşılabilmesi için örften yararlanmak şartdır. Ancak Şer‘î hukukun kuralları değişmez, örfî hukuk bütünüyle değişebilir. Maslahat, haber-i vâhid gibi kat‘î olmayan bir delille çatışıyorsa bu durumda konu ictihada açıktır ve daha önemli bir maslahatı da zayi etmemelidir. Şâriin maksatları, beş esasın (din, can, akıl, nesil ve mal) korunmasından ibarettir. Toplum hayatındaki her şey, bu beş esasa girer. Bu beş temelin korunmasını içeren her şey maslahat, bunların ihlâline yol açan her şey de mefsedettir. Maslahat, fert ve toplum hayatındaki önem derecesi açısından zarûriyyât, hâciyat ve tahsîniyyât şeklinde gruplandırılır. Her hangi bir tercih zorunluluğu doğduğunda evvelâ zarurî, sonra hâcî, daha sonra tahsînî olan esastır. Toplumun maslahatı için, ta‘zîr gibi ceza hukuku, tekâlîf-i örfiyye gibi vergi hukuku, mîrî arazi gibi eşya hukuku ve anayasa-idare hukuku alanlarında ülke ihtiyacının gerektirdiği düzenlemeleri yapmak, devlet başkanına ve hükümete bırakılmıştır ki, İslâm hukuk kaynaklarında buna “siyâset-i şer‘iyye” adı verilir.

SONUÇ VE DEĞERLENDİRME

Kur’an’ı Kerim ve Hadislerde devlet, devlet başkanlığı ve siyasetin ne olduğu ve nasıl oluşturulacağı gibi konularda çok açık hükümler ve emirler bulunmasa da, Rabbimiz, bizler için gerekli ve yeterli her açıklamayı kitabında yaptığını(Yûsuf 111,  Nahl 89) bildirmektedir. Ancak her konuda olduğu gibi bu konuda da gerekli ve yeterli ilkeler koyarak, yönetim konusunun teferruatını, ümmetin içtihadına ve zamana-zemine bağlı olarak “mümin-akıllı-vicdanlı” kullarına bırakmıştır. Allah dileseydi kalın kalın ciltli kitaplar halinde her şeyi bildirirdi. Ölüm döşeğinde iken Hz. Ali’den kendisinden sonra halife olacak kişiyi belirlemesi istendiğinde onun, verdiği “Hayır, sizi Resûlullah’ın bıraktığı gibi bırakıyorum. Allah sizi onun vefatından sonra birleştirdiği gibi birleştirir”(TDV, İA, Hilafet) cevabı bile, hem Resûlullah’ın hem de Hz. Ali’nin, veraset de veliahd da bırakmadığını gösterir. Allah’ın yaşayan erkek çocuk bırakmadan elçisine vermediği bir veliahdı, kimse Resûlullah’ın tayini diye uyduramaz. “Ümmetim dalâlette birleşmez” (İbn Mâce) hadisine göre, tüm ümmetin katılacağı iki kademeli bir seçim, İslâmi anlayışa çok daha uygundur. İslam Hukukunca, mükellefiyet sahibi herkes, seçme hakkına sahiptir. Bunlar, sayısı zaman ve zemine bağlı olarak değişebilen, dini-dünyevi ulema ve uzmanlardan oluşan bir “Ulu'l-Emr Meclisi” seçer. Bu Meclis ya da, meclisin seçeceği daha az sayıda ama daha uzman kişilerden oluşan “Ehlü’ş-Şûrâ = İstişare Meclisi”  de Devlet Başkanını seçer. Başkan da bakanlarını, müşavirlerini, uzmanlarını seçer. Asıl olan, müşavere ile toplumu yönetecek bir başkanın seçilmesidir, geri kalan şartlara göre değişebilecek teferruattır. Şer’i sınırları aşmamak şartıyla başkanın yetkileri çok geniştir. Hz. Ömer (r.a.) kendi hilafeti zamanında, zekâttan “müellefet-ül-kulûb”a pay verilmesini, âyet emri ve Efendimizin sünneti olduğu halde uygulamamış, dönemin şartlarını gözeterek “emir-ül-müminin yetkisini” kullanmıştır. Başkanı seçen “İstişare Meclisi” veya “Ulu'l-Emr Meclisi” gerektiğinde, başkanı da azleder. Kuvvetler ayırımına göre, başkanı da kontrol edebilmek için icranın dışındaki, “Kanun Yapma” ve “Yargılama” için gerekli kurumların oluşumu ve işleyişi de, tamamen “Ulu'l-Emr Meclisi” yetkisindedir. Başkanın yetkileri de dâhil her şey, Allah rızası için çalışan “Ulu'l-Emr Meclisi” kontrolünde olmalıdır. İslam;  Kapitalizm, komünizm gibi sistemlerin, kat kat üstünde, her problemi çözecek kendine has medeniyet anlayışı vardır. Ancak unutulmamalı ki, komünist sistemin problemleri kapitalist bir anlayışla çözülemeyeceği gibi, Müslüman bir toplumun problemleri de gayrı islâmî sistemlerden aşırma tedbirlerle çözülemez. Tıpkı bozulan Mercedes araba parçası yerine, Serçe-Tofaş bir araba parçası takılamayacağı gibi! Çözüm kendi içinde ve tarihindedir. Ne kadar cehd, o kadar başarı!...  Ve nihayet, toplum kendini değiştirmedikçe, Allah da o toplumun içinde bulunduğu iyi ya da kötü hali değiştirmeyecektir. Hedef, kendi medeniyetimizin, kendi değerlerimizle  yeniden inşasıdır.

Selâm, tüm muvahhid müminler ve Müslümanlar üzerine olsun…

 

Yorum Ekle
Adınız :
Başlık :
Yorumunuz :

Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

sanalbasin.com üyesidir

ANA HABER GAZETE
www.anahaberyorum.com
İşin Doğrusu Burada...
İLETİŞİM BİLGİLERİMİZ
BAĞLANTILAR
KISAYOLLAR
anahaberyorum@hotmail.com
0312 230 56 17
0312 230 56 18
Strazburg Caddesi No:44/10 Sıhhiye/Çankaya/ANKARA
Anadolu Eğitim Kültür ve Bilim Vakfı
Anadolu Ay Yayınları
Ayizi Dergisi
Aliya İzzetbegoviç'i
Tanıma ve Tanıtma Etkinlikleri
Ana Sayfa
Yazarlarımız
İletişim
Künye
Web TV
Fotoğraf Galerisi
© 2022    www.anahaberyorum.com          Tasarım ve Programlama: Dr.Murat Kaya