Kur’an-Hadis Dengesi Ve Müslümanların Vahdeti
MAKALE
Paylaş
25.04.2022 16:17
969 okunma
Dr. Hasan Eryılmaz

Giriş

Günümüzde Müslümanlar arasında maalesef sert, acımasız, birbirini küfre düşmekle suçlayacak kadar ileri giden tartışmalar, sürüp gidiyor. Körler ve sağırlar birbirinin ağırlar denmiş, gerçekten halimiz öyle, körler-sağırlar curcunası... Herkes konuşuyor ama sadece konuşuyor, dinleyen çok az, dinleyenlerin de pek azı karşısındakini anlamaya çalışıyor. Çünkü konuşan kişi için dinleyip anlamak vakit kaybından başka bir şey değil, o zaten her şeyi biliyor. Bir taraf “Hadis düşmanı, hadisi inkâr ediyor, fâsık, zındık, münafık, ajan! ... ” diye bağırıyor, öbür taraf da “ Beyinsiz, akıl düşmanı, mukallit, indirilmiş dine değil uydurulmuş dine inanan ahmak! …” diye karşılık veriyor. Bitmek bilmeyen verimsiz bir curcuna, devam edip gidiyor. Hâlbuki (Hucurat 10.) âyet “Müminler ancak kardeştirler, öyleyse iki kardeşinizin arasını düzeltin…” diyor. Âyette geçen kardeşlik, biyolojik kardeşlik değil din kardeşliği olduğuna göre, karşılıklı “sevgi-saygı-sabır” olmadan bu kardeşlik nasıl gerçekleşecek? Aynı Rabb, aynı peygamber, aynı kitab hepimizde ortak olduğuna göre, neden birbirimize karşı daha yumuşak, daha tahammüllü olamıyoruz?

Allâh(c.c.), Musa ve Harun peygamberleri; kâfir ve kâtil Firavun’a gönderirken bile, "Ona yumuşak söz söyleyin. Belki öğüt alır…" (Taha 44) derken bize ne oluyor ki, çevremizdeki kâfirlere gösterdiğimiz hoşgörüyü birbirimize gösteremiyoruz? Üst perdeden konuşanlar, hanginiz Musa ve Harun peygamberlerden daha üstün, ya da karşıdaki saldırdıklarınızın hangisi Firavundan daha kâfir ve alçak? Tabii ki hiç biri!  O halde detaylarda farklılıklar olsa bile, kardeşler kendi aralarında “sevgi-saygı-sabır” ağı öremedikten sonra, diğer insanlara nasıl barış götürülecek? Ayrıca Hucurat 10 ‘ da “kardeşinizin arasını düzeltin” deniliyor. Bu emri gerçekleştirmenin bir yolu da var olan kavram kargaşasını gidermek. Müslümanım diyen herkes Kur’an ve Hadisin ne olduğunu az çok biliyor fakat ikisi arasındaki dengeyi tutturabilen çok az. İşte bu makalede, birbirinden asla ayrılamaz olan ve dinimizin aslını oluşturan Kur’an ve Hadis arasında, gerekli dengeyi yakalamaya çalışacağız.

Delilleri Farklı Anlayan Sahabenin Birbirlerine Karşı Örnek Tavırları

Birbiriyle didişen kardeşlerimiz, çok şükür ki aynı Rabb, aynı Peygamber, aynı Kitab konusunda ortaklar, en azından bu konuda ihtilaf yok. Karşısındakine  “Hadis düşmanı(!)” diye saldıran da, “Uydurulmuş dinciler(!)” diye saldıran da sonuçta Kur’an’ı Kerim bağlıları. Radikallerin “Kur’an okumazlar, anlamazlar “ diye saldırdıkları karşı takımların gazete, radyo ve televizyonlarına bakılırsa; hepsinin Kur’an da, meal de, tefsir de okudukları görülecektir. Aynı şekilde “Hadis düşmanı” diye saldıranlar da insafla karşı takımı incelerse görecekler ki; karşıdakiler de hadisleri okuyor, inceliyor ve dersler sonuçlar çıkarıyorlar. Elbette bir mümin Kur’an’dan da hadisten de vazgeçemez. Ne var ki anlayışlar, kavrayışlar, çıkarılan dersler farklı, çünkü bilgiler, alınan eğitimler ve akıllar farklı, şahıslar ve toplumlar farklı... Ne yapalım, bu kadarına da herkes tahammül edecek! Başka çare yok. Herkes birbirinin aynı olacak diye bir zorunluluk yok! Sahabeden beri bu zaten böyle olmuştu. Onlar da birbirlerinin “tıpkıbasımı” değillerdi ama İslam halkası, İslam kardeşliği hepsini kuşatıyordu.

Efendimiz sağ iken, gerek kişisel gerekse toplumsal, bütün problemleri çözüyordu. Çünkü sahabe kesin olarak inanıyordu ki, “Kim Peygambere itaat ederse, gerçekte Allâh'a itaat etmiş olur.” (Nisa 80) Ve o günkü sahabe bu ayeti, günümüzde kimi diplomalı çağdaş (!) ulemânın anladığı gibi; “Peygambere itaat gerçekte Allâh'a itaat etmek demektir, buna göre buradaki ‘Peygambere itaat’ sadece bir açıklama olarak fazladan konmuştur, önemli olan kulu Muhammed’e değil, Allâh'a itaattir,  dolayısıyla biz Muhammedin dediği hadise göre değil,  inen Kur’an’a göre hareket ederiz” şeklinde anlamamış; kendilerine ters gelen konulara itiraz etmişler, ama Rasulullâh’ın nihai kararına, kendi akıllarına yatmasa bile, tabi olmuşlardır. Zira onlar biliyorlardı ki, “Allah ve Resûlü bir iş hakkında hüküm verdikleri zaman, hiçbir mü'min erkek ve kadın için yapacakları işleri konusunda tercih hakları yoktur…” (Ahzâb 36)  Ayetin inişi her ne kadar evlilik gibi hususi bir konuda olmuş ise de, hükmü umumidir ve sosyal, hukuki, ticari … hayatın bütün alanları içine alır. “Allah ve Resûlüne birlikte itaat”,  (Ahzâb 36, Muhammed 33, Tegâbün 12)  ayetlerinde açıkça vurgulanmıştır. “Allah'a inandık deyip, peygamberine inanmayarak ayrım yapmak isteyenler” (Nisâ 150)  âyetinde “kafirune hakka: gerçek kâfirler” denilerek tehdit edilmiştir. Yani bir mümin için Resûlullah’a itaat imanın şartıdır, soru sorma hakkı var, hikmetini öğrenme hakkı var, fakat isyan hakkı yoktur.

Bilindiği gibi, Uhud savaşı öncesi sahabe ile yaptığı meşveret sırasında efendimiz savunma savaşını tercih ettiği halde, özellikle genç sahabilerin aşırı sözleri ve ısrarları üzerine, meydan savaşına karar vermiş, daha sonra pişman olan gençler gelip özür dilemişlerse de “Bir nebi giydiği zırhını savaşmadan çıkarmaz” diyerek asla kararından geri dönmemiş, sonu kötü de olsa, savaşa girilmiş ve sonuç,  Müslümanlar için acı bir yenilgi olmuştur.

Yine Hudeybiye Anlaşması yapılırken, Efendimiz ve eşi Ümmü Seleme annemiz hariç, 1400 den fazla sahabenin itiraz ve öfkelerine ve özellikle Hz. Ömer’in, sonradan çok pişman olduğu aşırı tepkisine rağmen, doğru bildiği yolda sapmadan yürümüştür. Ve itiraz etmiş olmalarına rağmen, sonunda tüm sahabe Efendimize uydular, umre kurbanlarını kestiler, başlarını tıraş ettiler ve ihramdan çıktılar. Hâlbuki Efendimiz âyet gelmeden, sadece gördüğü rüyayı yorumlayıp umre yoluna çıkmış, henüz rüya gerçekleşmemiş, umre yapılamamış, Fetih ve umre müjdesini veren Fetih Suresi, anlaşmadan sonra inmiştir.

Sahabe, bize konuyla ilgili yeni ayetler gelsin gibi saçmalıklar yapmamış, acılarını ve öfkelerini kalplerine gömerek, Allah’ın elçisine tabi olmuşlardı. Karşılaşılan her problemde hemen ayet inmediğini, bu durumda Efendimizin ya beklediğini, ya da sahabe ile müşavereden sonra kendi içtihadıyla karar verdiğini onlar da biliyorlar ve O’nun vereceği son karara tabi oluyorlardı. Aksi halde ne olacağı Ahzâb 36. âyetin sonunda şöyle bildiriliyor: “… Allah’ın ve resulünün emrine itaat  etmeyenler doğru yoldan açıkça sapmışlardır.”  O Allah’ın öyle sevgili, değerli bir kuludur ki, değil herhangi bir işte önüne geçmek, O’na karşı yüksek sesle bağırmak bile amelleri sıfıra indirir: “Ey iman edenler! Seslerinizi nebinin sesinden fazla çıkarmayın, birbirinize bağırdığınız gibi ona bağırmayın; sonra farkında olmadan amelleriniz boşa gider.” (Hucurât 2)

Tirmizi ve Ebu Davud rivayetlerine göre, Emeviler devrinde İslâm ordusu, o günkü Kostantiniye yani bu günkü İstanbul şehrini kuşatmıştı. Sahabi Ebu Eyyub el-Ensarî (r.a.) de bu askerler arasındaydı. O sırada Müslümanlardan biri, kaledeki düşman üzerine açıktan hücum etmiş, bunu gören diğer İslâm ordusu askerleri “Bırak, bırak! Lâ ilâhe illallâh, kendini tehlikeye atıyorsun”  diye müdahale etmişlerdi. Bunun üzerine Hz. Ebu Eyyûb el-Ensarî;  “Ey Müslümanlar! Bu âyet biz Ensar topluluğu hakkında nazil oldu. Ne zaman ki Allah Peygamberine yardım etti ve dini olan İslâm'ı galib kıldı, o zaman biz artık mallarımızın başında durup onlarla meşgul olalım, demiştik. Allah Teâlâ:  'Mallarınızı Allah yolunda harcayınız. Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayınız.' (Bakara 195) âyetini indirdi. Bundan dolayı kendini tehlikeye atmak, mallarımızın başında durup, onları ıslah ile uğraşmamız ve cihadı terk etmemizdir.”  demişti. Bunun üzerine hiç durmayıp Allah yolunda cihada girişilmiş ve nihayet kendisi de şehid olup, İstanbul'da Bizans burçlarının önünde, bu günkü Eyüp’te defin olunmuştu (Elmalılı Tefsiri, Bakara 195 ). Görüldüğü gibi “kendi ellerinle kendini tehlikeye atmak” daha sahabe zamanında bile, birinde düşmana saldırmak, diğerinde ise saldırmamak üzere, birbirine tamamen zıt iki şekilde, anlaşılabilmişti. Bu da tabiidir ve insan olmanın temelinde vardır. Dolayısıyla o gün, kimse kimseyi küfürle suçlamamıştı. Ama bugün çok farklı, birbirimize karşı ahlaki anlayış ve davranışlarımız çok yıpranmış durumda ve taraflar rahatlıkla birbirlerini küfür ve ajanlıkla suçlamaktadır. Allah korusun! ...

Yine Suriye Valisi Muâviye’nin, Şam’da yaptırdığı muhteşem sarayı görünce yüzüne karşı; “ümmetin parasıyla yaptırdıysan hırsızlık, kendi paranla yaptırdıysan müsriflik!” diyen korkusuz sahabe Ebu Zerr (r.a.),  “Altın ve gümüşü biriktirip gizleyerek onları Allah yolunda harcamayanları elem dolu bir azapla müjdele”(Tevbe 34)  ayetini hatırlatır. Muaviye, bu ayet sadece hahamlar ve papazlar içindir deyip itiraz edince, Ebu Zerr  “ hayır, Müslümanlar da dâhil herkes içindir”  der. Görüldüğü gibi ayet, aynı ayet olmasına rağmen, iki sahabenin görüşleri burada da tamamen birbirinden farklıdır. Ebu Zerr ile Suriye Valisi Muâviye’nin araları açılınca, Muâviye halkın onunla konuşmasını yasaklar ve kendisini ileri gelen bazı sahâbîlere şikâyet eder. Bu tedbirlerden bir sonuç alamayınca da, durumu Halife Hz. Osman (r.a.)’a bildirir ve Ebû Zerr’i Medine’ye geri aldırır (TDV, İslam Ansiklopedisi, Ebu Zerr). 

O gün de bugün de insanlar ne kadar çok birbirine benziyorlar değil mi? Bugün Kapitalist Müslüman lafı boşuna icat edilmedi. Doğru-yanlış veya haklı-haksız insanlar bugün olduğu gibi, o gün de vardı, dolayısıyla gerekli ikazlar o gün de yapıldı, ama kimse kimseyi kâfir diye suçlamadı, hatalar hata olarak görüldü, küfür olarak değil! Dolayısıyla bu gün de, sivrisinek gibi sokan sivri diller terk edilmeli, müminler birbirini “sevgi-saygı-sabır”ile dostça uyarmalı…

Efendimiz zamanında olduğu gibi, Hulefayi Raşidin döneminde de, “siyasi ve dini otorite”  tümüyle halifenin elindeyken ve danışman olarak “Medine Sahabe Şura Meclisi” devam ederken;  ortaya çıkan her türlü ihtilaf, yine problemsiz çözülmüştü. Ama Hulefayi Raşidin dönemi sonrası, dini olarak kifayetsiz sultanlar döneminde, siyasi ve dini otorite ayrışınca; tabii olarak, dini hükümler de ayrıştı ve mezhepler, meşrepler, tarikatlar oluştu ve bu hal günümüze kadar devam etti.  Geometride iki nokta arasını birleştiren doğru çizginin tek olması gibi, bir konuda en doğru hüküm de şüphesiz tektir ama, bu doğruyu kim belirleyecek? Böyle bir merci-makam olmadığı için haklı-haksız tamamen birbirine karışmış durumdadır ve herkes kendinin doğru olduğunu ileri sürmektedir. Üç ana akım  (hârici-şia- ehlisünnet) kendi gettolarını oluşturmuş, dışarıdakileri asla dinlememektedir. Sadece çaresizlikten doğan mecburi bir kabullenme vardır. Ehlisünnetin kütübü sittesi varsa, şianın da kütübü erbaası vardır ve herkes kendi kaynaklarına itibar etmektedir. Bu günkü durumda bunun çözümü de görünmüyor, maalesef ihtilaflar sürecektir. Karşılıklı saldırarak bu problem asla çözülmez, tam tersine düğüm düğüm kitlenir. Şu halde, karşılıklı (sevgi-saygı-sabır) içinde, kâfire fazlasıyla gösterdiğimiz hoşgörüyü birbirimize de göstererek, ilişkilerimizi sürdürmek zorundayız. “Müminler ancak kardeştirler, öyleyse iki kardeşinizin arasını düzeltin…” (Hucurât 10) ayeti bunu gerektiriyor. Madem kitabımız ortak, şu halde Kur’an ışığında düşünmeye başlayalım:

 

Yorum Ekle
Adınız :
Başlık :
Yorumunuz :

Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

sanalbasin.com üyesidir

ANA HABER GAZETE
www.anahaberyorum.com
İşin Doğrusu Burada...
İLETİŞİM BİLGİLERİMİZ
BAĞLANTILAR
KISAYOLLAR
anahaberyorum@hotmail.com
0312 230 56 17
0312 230 56 18
Strazburg Caddesi No:44/10 Sıhhiye/Çankaya/ANKARA
Anadolu Eğitim Kültür ve Bilim Vakfı
Anadolu Ay Yayınları
Ayizi Dergisi
Aliya İzzetbegoviç'i
Tanıma ve Tanıtma Etkinlikleri
Ana Sayfa
Yazarlarımız
İletişim
Künye
Web TV
Fotoğraf Galerisi
© 2022    www.anahaberyorum.com          Tasarım ve Programlama: Dr.Murat Kaya