İslam’da Şefaat Var Mı, Yok Mu? Varsa Nasıl Anlaşılmalı? 2. Bölüm
MAKALE
Paylaş
22.03.2023 13:11
1 yorum
1.067 okunma
Dr. Hasan Eryılmaz

15 asırlık İslam düşünce serüveni içinde, her konu gibi “Şefaat” konusu da çok tartışılmış ama herkes kendi taraf olduğu akaid ve fıkıh ekolü açısından konuya yaklaştığı için; “şefaati tamamen inkâr” ile  “şefaati mutlak geçerli saymak” arasında pek çok farklı anlayış günümüze kadar süre gelmiştir. Öyle gözüküyor ki, bundan sonra da bu tartışmalar devam edecektir.

Biz de bu yazıda  “Şefaat” konusunu, Müslümanlar arasında rahmet olsun diye inceleyecek ve incitmeyen bir dil kullanacağız,  inşallah!

İKİNCİ BÖLÜM

AYETLER IŞIĞINDA, ŞEFAATİ YENİDEN ANLAMAK

Şefaat konusunda sadece ayetlerin değil, hadislerin de öğreteceği çok şeyler vardır.  Ancak hadislere pek çok itirazlar yapılabildiği için ve Kur’an’ı Kerim ilahi vahiy olduğu için, konuyu ayetler ışığında anlamaya çalışmak esastır. Dolayısıyla, direk veya dolaylı olarak şefaatle ilgili ayetlerle konuyu işlerken, gereken yerde, hadis ve siyer bilgisini de zikredeceğiz.

1)- Şefaat Var mı, Yok mu?

Bu soruya cevap vermek için önce (Zümer, 44) ayetine bakalım. “De ki, bütün şefaat Allah'ındır…”  Demek ki, şefaat varmış ve tümüyle de Allah’a aitmiş.  Ayet çok açık, yukarıdaki özette geçen 17. maddedeki “Esasen Kur’an’da âhirette şefaatin vuku bulacağına dair açık bir âyet yoktur” anlayışı kesinlikle yanlıştır. Problem şefaatin varlığı-yokluğu değil, var olan şefaatin nasıl olacağıdır. Muhammed Esed Meali gibi bir kısım meallerde, parantez içinde verilen “Şefaat [hakkını verme yetkisi] yalnız Allah'a aittir”  ifadesi, istenmeden de olsa, şefaati kısıtlama anlamına gelir. “Şefaat hakkını verme yetkisi” sadece bir yönüdür. Allah, (c.c.) tümüyle kendi elinde olan şefaat yetkisini, ister peygamber veya sevdiği, kendisinden razı olduğu bir kulu eli ile kullanır.

“De ki, Ey kendilerinin aleyhine aşırı giden kullarım! Allah'ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Şüphesiz Allah bütün günahları affeder.  Çünkü O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir” (Zümer 53). Bu noktada O, hiç kimseye hesap vermez, hiç kimse de O’na hesap soramaz. Birileri çok akıllı (ukala) olabilir, ama eğer müminse, Allah’a hesap soracak kadar akılsız olamaz.  Bilindiği gibi bu ayetin inişi hakkındaki sebebi nüzullerin en kuvvetlisi, Hz. Hamza’nın (r.a.) katili olan Vahşi’nin (r.a.) Müslüman oluşudur. Mekke’nin fethinde Kâbe’nin örtüsüne bile bürünse yakalandığında öldürülme emri verilenlerden olan ve Mekke’den kaçan Vahşi, bu ayetin inmesinden sonra Medine’ye gelir ve Efendimizin önünde Müslüman olur. Daha ölmeden, henüz bu dünyada iken büyük bir sahabinin kâtili olduğu halde, Allah’ın merhametine muhatap olur. Ancak içki yasağına bir türlü uymaz ve Hz. Ömer zamanında kendisine had cezası uygulanır ve bunda ısrar edince divandan çıkarılır (TDV, İslam Ansiklopedisi, Vahşi maddesi). Tabii olarak, “Vahşi Müslüman olunca, müşrik iken işlediği suçu bağışlanmıştır, önemli olan Müslüman olduktan sonra işlediği ve af dilemeden öldüğü günahların bağışlanıp-bağışlanmayacağıdır” denebilirse de, ayetten anlaşılan; dilerse, Allah’ın tüm günahları affedebileceğidir. Zira ayet çok açık: “…Şüphesiz Allah bütün günahları affeder.  Çünkü O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir” (Zümer 53).

Ancak bu af da tabii ki, sınırsız değildir ve kesin bir sınırı vardır. (Nisâ 48 ve 116) ayetlerinde aynı ifadelerle, “Şüphesiz Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz. Bunun dışında kalan (günah) ları ise dilediği kimseler için bağışlar…” buyurulmuştur. Çok açık ki, müşrik olmamak şartıyla tövbe edememiş günahkâr kulları da sözü geçen “dilediği kimseler” grubu içine girer. Allah’a ortak koşanların bağışlanmayacağı açıkça belirtildiği gibi bunların dışında kalanları bağışlaması da mutlak olarak ifade edilmeyip Allah’ın dilemesi şartına bağlanmıştır. Elbette bir hikmete göre, bağışlar veya bağışlamaz, şefaat eder veya etmez, ama şefaat denen şey, Kur’an’i bir gerçektir. Allah(c.c.), güzel bir hareketinden dolayı razı olduğu mümin bir kulunu günahkâr da olsa, doğrudan doğruya kendisi ya da şefaat yoluyla, peygamber gibi sevdiği bir kulu aracılığıyla affedebilir. Dikkat, affeder değil affedebilir. Bunu kimler için, kimler eliyle yapar, bu Allah’ın bileceği bir şeydir. Elbet bir hikmete göre yapar veya yapmaz, biz bilemeyiz. İşi bu noktada bırakmadan daha ileri giden Hâricîler’e göre büyük veya küçük günah işleyip tövbe etmeden ölenlerin imanı yoktur, kendileri ebedî cehennemliktir. Mutezileye göre büyük günah işleyip tövbe etmeden ölenler cehennemliktir. Mürcie’ye göre cennete girerler, günahları olsa da buna engel olmaz. Ehl-i sünnet’e göre hüküm genel olmakla beraber maksat özeldir;  günahsız müminlerle, günahkârlar içinden Allah’ın ceza vermeyeceği grup kastedilmiştir.  Ayrıca  “Ehl-i sünnet âlimleri, affın tövbe şartına bağlı olmadığını belirtmişler; bu şartı ileri sürenlerin keyfî olarak ayetin kapsamını daralttıklarını savunmuşlardır. (Şevkânî,)”(DİB,Kur’an YoluTefsiri)    

Yukarıdaki ayetler ışığında bu keyfilik, gerçekten halen de vardır ama kimsenin, Allah’ın verdiği genişliği daraltmaya hakkı yoktur. Yukarıda geçtiği gibi Vahşi, katliam suçundan bağışlandığı halde, içki yasağını çiğnemiş, içkiden ceza da gördüğü halde, alkolik olduğu için, tövbesini tekrar tekrar bozmuş ve belki de sarhoş olarak tövbe edemeden ölüp gitmiştir. Ne olacak şimdi? Haricilere göre amel imandan ayrılmadığı için zaten imanı yoktur, Mutezileye göre de tövbe etmeden ölen büyük bir günahkârdır, dolayısıyla, cehennemliktir. Allah, (c.c.) kendi ifadesiyle, “merhametlilerin en merhametlisidir” (Erham-ur-râhimîn) (Araf 151, Yusuf 92, Enbiya 83), kullarına zulmetmez.

Buraya kadar (Zümer 44) ayetini esas alarak yaptığımız yukarıdaki yorumları;  “…Dünya hayatının aldattığı… Nefs için Allah'tan başka ne dost vardır, ne de şefaatçi” (En’âm 70)  ve  “(Allah'a koştukları) ortaklarından kendilerine hiçbir şefaatçi çıkmayacaktır. Zaten onlar (putlar), ortaklarını da inkâr edeceklerdir” (Rûm 13)  ve   “Gökleri, yeri ve arasındakileri altı günde (devirde) yaratan, sonra arşa istiva eden Allah'tır. Sizin için ondan başka hiçbir dost, hiçbir şefaatçi yoktur.”(Secde 4)  ve  “Yoksa onlar Allah'tan başkasını şefaatçiler mi edindiler? De ki: Onlar hiçbir şeye güç yetiremezler ve akıl erdiremeseler de mi?” (Zümer 43)  ayetleri de dolaylı olarak desteklemektedir. Bu ayetlerde de şefaat yok denilmiyor, sadece Allah’tan başka bir şefaatçinin olmadığı, hakiki şefaatçinin Allah(c.c.) olduğu belirtiliyor.  Kâfirlere hitab eden bu ayetlerde, onların “aracı küçük tanrı” kabul ettikleri putların, değil şefaate, hiçbir şeye güçlerinin yetmediği belirtiliyor. “Artık şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez.” (Müddessir 48) Yukarıda “bütün şefaat Allah'ındır” ayetini yorumlarken,  Allah’ın (c.c.) tümüyle kendi elinde olan şefaat yetkisini, peygamber gibi sevdiği, kendisinden razı olduğu bir kulu eli ile kullanabilir dedik. Şimdi de örneklerle bu konuyu inceleyelim.  

2) İstisna edatı “illâ”,  olmayacak anlamına mı gelir?

Yine yukarıdaki şefaat özetinde geçen 17. maddedeki, Şefaati Allah’ın iznine bağlayan istisna kaydı ise onun vuku bulmayacağını kesin derecesinde ifade etme amacı taşıyan bir üslûp özelliği iddiası ki, bu yoruma katılmıyorum. Şimdi de bu konuyu, bana göre, açıklığa kavuşturalım inşallah.

Önce “İllâ” istisnası ile ilgili bazı ayetleri toplayalım:   

“Allah ki, O'ndan başka tanrı yoktur; O, hayy’dir, kayyûm’dur. Kendisine ne uyku gelir ne de uyuklama. Gökler ve yerdekilerin hepsi O 'nundur. İzni olmadan O'nun katında kim şefaat edebilir?...” (Bakara 255).

“Şüphesiz ki Rabbiniz, gökleri ve yeri altı gün(altı evre)içinde yaratan, sonra da Arş'a kurulup işleri yerli yerince düzene koyan Allah'tır. O'nun izni olmaksızın, hiç kimse şefaatçi olamaz” (Yûnus 3).

“Rahman nezdinde söz ve izin alandan başkalarının şefaate güçleri yetmeyecektir.” (Meryem 87).

“O gün, Rahman'ın izin verdiği ve sözünden hoşlandığından başkasının şefaati fayda vermez.”       (Tâ-Hâ 109).       

“Allah, onların (meleklerin) önlerindekini de, arkalarındakini de (yaptıklarını da, yapacaklarını da) bilir. Allah rızasına ulaşmış olanlardan başkasına şefaat etmezler” (Enbiyâ 28).                

“Allah'ın huzurunda, kendisinin izin verdiği kimselerden başkasının şefaati fayda vermez…”        (Sebe’ 23).        

“O’nu (Allah'ı) bırakıp da taptıkları putlar, şefaat edemezler. Ancak bilerek hakka şahitlik edenler bunun dışındadır.” (Zuhruf 86).       

“Göklerde nice melek var ki onların şefaatleri, dilediği ve hoşnut olduğu kimse için Allah'ın izin vermesi dışında, bir işe yaramaz.” (Necm, 26).        

Ayetlerin ayrı ayrı değerlendirmesine girmeden en temel zikirden, yani “Kelimeyi Tevhid”den başlayalım: “Lâ ilâhe illâ Allah” sözü (Saffat 35, Muhammed 19); “ Lâ ilâhe illallah, Muhammedün Resûlullâh” şehadet sözünün bir parçasıdır ve 30 âyetde geçen “Allâhu, lâ ilâhe illâ huve” (Bakara 255)  ifadesine benzer. Buradaki “illâ Allah” veya   “illâ huve” sözlerine olumsuz anlam vererek “Allah yoktur” veya “O yoktur” deyip, sözün tümüne “Allah yoktur, (dolayısıyla) ilah da yoktur” veya “O yoktur, (dolayısıyla) ilah da yoktur” mu diyeceğiz? Buradaki “illâ” edatı gerçekten bir istisna edatıdır, yoksa olumsuzluk edatı değil! Dolayısıyla tercümede “Allah hariç-Allah’tan başka-sadece Allah…” şeklinde alınarak,  “Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur” ifadesiyle tercüme edilir.

Örnekler pek çok ama konuyu fazla uzatmadan, hemen herkesin bildiği ikinci bir örnekle bitirmek istiyorum.  Yatsı namazlarından sonra dua olarak daima okunan (Bakara 286) ayetinin, bir parçası olan “Lâ yukellifu’(A)llâhu nefsen illâ vus’ahâ” ifadesi de benzer olarak  “insanın vüsati, gücü, takatı, kapasitesi yoktur, dolayısıyla Allah da kimseye herhangi bir yük yüklemez” şeklinde değil, “Allah hiç kimseye gücünün yeteceğinden başka yük yüklemez” şeklinde anlaşılır ve tercüme edilir. Nitekim Allah (c.c.), akıllı-güçlü-bilgili bir mümine bütün bir Kur’an’ın yükünü yükler de, çocuğa-deliye –bunağa hiçbir yük-mükellefiyet yüklemez. Şu halde “İllâ” edatı, olumsuzluk değil, bir istisna edatıdır ve yukarıda verdiğimiz ayetlerin hepsi, bu şekilde anlaşılmalıdır.

3) Allah Kimleri Şefaat Yetkisiyle Ödüllendirir?

“İzni olmadan O'nun katında kim şefaat edebilir?” (Bakara 255) ayeti, Allah’ın katında bir takım putların değil, ancak O'nun izin verdiği iyi kullarının, şefaatçi olacağını gösterir. Aynı şekilde (Yûnus 3, Meryem 87, Tâ-Hâ 109, Sebe 23, Necm 26) ayetleri de şefaatin ancak Allah’ın izniyle olacağını vurgular. İzin verilecek olan bu kişiler; Allah’ın sözünden hoşlandığı kişiler (Tâ-Hâ 109); Allah’ın rızasına ulaşmış olan kişiler için melekler (Enbiyâ 28) ve yine Allah'ın dileyip razı olduğu kimse için melekler, (Necm 26) bilerek hakka şâhitlik edenler (Zuhruf 86) olarak sıralanabilir.  Buradaki, Allah’ın sözünden hoşlandığı, hakka şâhitlik eden iyi kullarının arasına; yukarıdaki özet kısmında geçen peygamberler, sıddîklar, şehidler ve sâlih kullarının (Nisâ 69) ve ilmiyle âmil âlim, velî, muttaki mümin kullarının girebileceği de açıktır. Ayetlerden çıkarılacak sonuç budur.  Allah’ın izin vereceği, bu seçkin kulları için tanınacak şefaat etme hakkı, kesiklikle “Allah’ın onlardan, onların da Allah’tan razı olduğu” bu kullarına verilmiş büyük bir ödüldür.

“Allah katında kendisine şefaat izni verilenlerin durumu ve yetkileri, ödül törenlerinde ödülleri vermek üzere kürsüye çağrılan şeref konuklarının durumuna benzemektedir. Ödülün kime verileceğini bilen ve belirleyen onlar değildir. Ancak onlar, şerefli, saygıya lâyık, büyük kimseler olduklarından kendilerine böyle bir imtiyaz verilmiştir. Allah katında şefaatlerine izin verilecek olanlar da Allah’a yakın ve sevgili kullar olacaktır.  Allah’tan başka bütün şuur ve bilgi sahiplerinin bilgileri sınırlıdır, doğru da yanlış da olmaya açıktır. Bu genel gerçek, şefaat meselesine uygulandığında, kimin şefaate lâyık olduğunun da ancak Allah tarafından bilineceği anlaşılır” (DİB,Kur’an YoluTefsiri). Evet, kimin şefaate lâyık olduğuna ancak ve ancak Allah (c.c.) karar vereceğine göre, hesap günü kimsenin şefaat edilerek, cezadan kurtulma garantisi yok demektir. Herkes iyi-kötü ameli ve daha önemlisi niyeti ile baş başa kalacaktır, gerisini Allah bilir…

4) Kimler Şefaat ile Bağışlanacak veya Bağışlanmayacak?

Kâfir ve müşriklerin şefaatten yararlanamayacakları zaten tartışmasızdır: “Artık şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez.” (Müddessir, 48)  “And olsun ki, sizi ilk defa yarattığımız gibi teker teker bize geleceksiniz ve (dünyada) size verdiğimiz şeyleri arkanızda bırakacaksınız. Yaratılışınızda ortaklarımız sandığınız şefaatçılarınızı da yanınızda göremeyeceğiz...” (En’âm 94). “Şimdi artık bizim ne şefaatçilerimiz var, ne de yakın bir dostumuz. Keşke (dünyaya) bir dönüşümüz olsa da inananlardan olsak.” (Şu’arâ 100-102). “O'ndan başka tanrılar mı edineyim? O çok esirgeyici Allah, eğer bana bir zarar dilerse onların (putların) şefaati bana hiçbir fayda vermez…” (Yâsîn 23) “Yaklaşan gün hususunda onları uyar! Çünkü o onda dehşet içinde yutkunurken yürekleri ağızlarına gelmiştir. Zalimlerin ne dostu ne de sözü dinlenir şefaatçisi vardır.” (Mü’min 18)

İçi kâfir dışı Müslüman olan Münâfıklar, gerçekte kâfir oldukları için, onların da şefaatten yararlanamayacakları açıktır: “Onlar için ister bağışlanma dile ister dileme (farketmez.) Onlar için yetmiş kez bağışlanma dilesen de, Allah onları asla affetmeyecektir. Bu, onların Allah ve Resûlünü inkâr etmiş olmaları sebebiyledir. Allah fâsık topluluğu doğru yola iletmez.” (Tevbe 80).  “Münafıklara, gelin Allah'ın Resülü sizin için bağışlama dilesin, denildiği zaman başlarını çevirirler ve sen onların büyüklük taslayarak uzaklaştıklarını görürsün. Onlara bağışlama dilesen de, dilemesen de onlar için birdir. Allah onları asla bağışlamayacaktır. Çünkü Allah, fâsıklar topluluğunu doğru yola iletmez.” (Münâfikûn  5,6)  Münafıkların başı Abdullah b. Übey’in, hem Benî Mustalik seferi dönüşü Ensar ve Muhacirleri birbirine düşürme çabalarına, hem de “İfk” olayında Hz. Âişe annemize ve dedikodu ve iftiralarla Efendimize hakaretlerine rağmen, ölümünde, iyi bir mümin olan oğlunun ricası ile Hz. Peygamber’in onun cenazesine karşı yumuşak bir tavır takınması üzerine bu ayetlerin geldiği düşünülürse, kutlu Elçinin bağışlanma duasına rağmen, Münâfıklara şefaat edilmeyeceği, daha bu dünyada iken yüzlerine çarpılmış olur.

Kitap ehli olan İsrail oğullarına gelince, kendilerinin Allah’ın seçilmiş bir kavmi olduklarına inandıkları için, kendilerine şefaat edileceğini ve günahkârlarının, “yedi gün gibi” çok kısa bir süre için cezalandırılsalar da (Bakara 80) bağışlanacaklarını iddia ediyorlardı. Öyle mi? “Ey İsrail oğulları! Size verdiğim nimeti ve vakti ile sizi âlemlerin üstüne geçirdiğimi hatırlayın. Öyle bir günden korkun ki, o günde hiç kimse başkası için herhangi bir ödemede bulunamaz, hiç kimseden şefaat kabul olunmaz, fidye alınmaz, onlara asla yardım da yapılmaz” (Bakara 47,48). Ve hemen hemen ayni anlamda “Ey İsrail oğulları! Size verdiğim nimeti ve vakti ile sizi âlemlerin üstüne geçirdiğimi hatırlayın. Ve öyle bir günden sakının ki, o günde hiç kimse başkası namına bir şey ödeyemez, kimseden fidye kabul edilmez, hiç kimseye şefaat fayda vermez. Onlar hiçbir yardım da görmezler”(Bakara 122-3) ayetleri bu şefaati reddediyor. Bu ayetlerin özellikle isim zikredilerek Yahudilerle ilgili olması, Müslümanları bağlamadığı anlamına gelmez. Allah’ın şefaat izni olmadığı takdirde, elbet Müslümanlar için de şefaat geçersizdir.

“Mutezile bilginleri bu ayete dayanarak ahirette günahkârlara şefaat edilmesinin söz konusu olmayacağını, ancak sadece sevaba müstahak olanlara mükâfatlarının arttırılması yönünde şefaat edilebileceğini ileri sürmüşlerdir. Ehl-i Sünnet bilginleri ise her iki durumda da şefaatin mümkün olduğunu, günahkâr kullara peygamberler ve Allah nezdinde itibarı yüksek olan diğer seçkin insanlar tarafından şefaat edilebileceğini savunurlar (Râzî). Ancak Allah’ın izin vermediği hiçbir kimse, yine hiçbir kimseye şefaat edemeyecektir. (Bakara 255, Meryem 87, Tâhâ 109) Kur’an’ın ilgili ayetlerinin üslûbundan, ahirette şefaat mümkün olmakla birlikte bunun son derece sınırlı tutulacağı ve insanların şefaate bel bağlamadan, kendi kurtuluşları için yine kendilerinin çaba göstermesi gerektiği anlaşılmaktadır”. (DİB,Kur’an YoluTefsiri).

Nitekim ayet Müslümanlar için de şöyle diyor: “Ey iman edenler! Hiçbir alış verişin, hiçbir dostluğun ve hiçbir şefaatin olmadığı kıyamet günü gelmeden önce, size rızık olarak verdiklerimizden Allah yolunda harcayın. İnkâr edenler ise zalimlerin ta kendileridir”(Bakara 254). Burada da Müslümanlar aynen Yahudilerde olduğu gibi, bir esas ve kural olarak “hiçbir şefaatin olmadığı kıyamet günü” ile açıkça uyarılıyor. Yani burada da sadece Allah’ın izin verdikleri hariç denilerek (Bakara 255), Müslümanlara rahmet kapıları açılmaktadır. Ancak bu şefaatin hiçbir garantisi yoktur ve kimin kime şefaat edeceğini elbette sadece Allah bilir. Fakat genel bir kural olarak Allah (c.c.) kendi merhametinin bir parçası olan bu şefaat yetkisini, değerli ve razı olduğu kullarına ki, tabii olarak bunların başında sevgili elçisi Muhammed (a.s.) a tanıyacağını daha bu dünyada bildirmiştir. “Biz elçilerden hiç kimseyi, ancak Allah'ın izniyle, kendisine itaat edilmesinden başka bir şeyle göndermedik. Eğer onlar nefislerine zulmettikleri zaman sana gelseler de günahlarına mağfiret dileseler, peygamber de kendileri için istiğfar ediverse idi, elbette Allah’ı Tevvab, Rahim bulacaklardı. (Nisâ 64) Ayetteki nefislerine zulmedenler, özellikle menfaatleri icabı İslâm’ı kabul etmiş gibi görünen münafıklar ise de, günahkâr bütün Müslümanları da içine alacağı çok açıktır. Resule itaatsizlik en büyük suçlardandır, buna rağmen ister gerçekte ister görünüşte Müslüman olsunlar; af dilemeleri ve Resulün de onlar için af dilemesi, yani kelime olarak zikredilmese de, şefaat etmesi karşılığı Allah’ın (c.c.) onları bağışlayacağı, “levecedû’(A)llâhe tevvâben rahîmân” ifadesiyle hem de “le”  tekit lamı ile yani vurgulu olarak belirtilmektedir, üstelik ahirete gitmeden, daha bu dünyada yaşanırken!

Bakınız, şu ayette de “istiğfar ediverse idi” ifadesinin de ötesinde,  “onları affet, onlar için Allah'tan bağışlama dile.” diye emrediliyor: “Allah'ın rahmeti sayesinde sen onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, onlar senin etrafından dağılıp giderlerdi. Artık sen onları affet. Onlar için Allah'tan bağışlama dile. İş konusunda onlarla müşavere et…”(Âl-i İmrân 159).  Allah (c.c.) günahkâr kulları için Elçisine; “önce affet, sonra bağışlanma dile ve sonra da müşavere et” diye emrediyor. Gafûr ve Rahîm olan Rabbimiz, daha bu dünyada günahkâr kullarını bağışlıyor ki, dilediği kulları için ahirette şefaate izin vereceğinin de, tabii olarak göstergesidir. Zira affetmeyeceği kullar için Resulüne emretmesi de zaten düşünülemez. “Uhud Savaşı’ndaki hataları affedilen sahâbîler bir daha böyle bir hata yapmamaya gayret göstermiş ve girdiği bütün savaşlarda Hz. Peygamber’in ve kumandanlarının emirlerine titizlikle uyarak zaferler kazanmışlardır. Hz. Peygamber’in Müslümanlara karşı bu şekilde merhametli davranması neticesinde birçok kimsenin Müslüman olduğu da rivayet edilmiştir. (İbn Âşûr)” (DİB,Kur’an YoluTefsiri).

Hele de şu ayet Efendimizin şefaatinin geçerliliğinin garantisidir: “Bil ki, Allah'tan başka ilâh yoktur ve kendi günâhın için de, mü'min erkekler ve mü'min kadınlar için de bağışlanma dile…” (Muhammed 19). Burada geçen peygamberin günahından kasıt, yüz kızartıcı günahlar değildir: “Hz. Peygamber için günah olan veya onun günah saydığı şeylerdir. Nitekim kendisi şöyle buyurmuştur: ‘Kalbimin perdelendiği oluyor ve ben günde yüz defa Allah’tan af ve mağfiret diliyorum’ (Müslim). Yani Hz. Peygamber her an Allah şuuru içinde yaşamaktadır, bu şuurda anlık kesintileri günah sayıp onlara da tövbe etmektedir” (DİB,Kur’an YoluTefsiri).

Bilindiği gibi Allah, kendi elçisinin geçmiş-gelecek tüm hata ve günahlarını bağışlamıştır ki, aynı âyette, Efendimizle birlikte zikredilen mü'min erkekler ve mü'min kadınların da bağışlanacağı açıktır ve bu da Efendimizin Allah’ın emrine, verdiği yetkiye bağlı olarak, ahirette hesap günü şefaat edeceğinin garantisidir. Ancak, istisnaların kimler olacağını, sadece ve sadece Allah bilir. Bu nedenle Efendimiz, şefaat izni verilince, kesinlikle en önce kullanmayı isteyeceği kişilerden olan, çok sevgili kızı Fatıma’ya bile şöyle der; ““Ey kızım Fatıma! Babam Peygamber diye güvenme, Rabbine karşı kulluk vazifeni yap, Eğer Allah'tan nefsini satın alamazsan, vallahi ben bile senin namına hiçbir şey yapamam..."  (Müslim, İman,89:  Buharî, Vesâyâ 11). 

SONUÇ

Rabbimizin maksadı, yarattığı kullarını cehenneme doldurmak değildir. Her ne kadar isimleri arasında “Cebbar, Kahhar, Zül Celal, Zül Kudret, Zül Kuvvet, Zül (İ)ntikam” gibi sert sıfatları varsa da, Kitabında daha çok “Rahmân ve RahîmGafûr ve Rahîm” gibi merhamet sıfatları-isimleri ile anılır. Kullarını merhametiyle, cennetinde ağırlamak ister. Bu nedenle onlara karşı cömertçe davranır. “Kim bir iyilik yaparsa ona on katı vardır. Kim de bir kötülük yaparsa o da sadece o kötülüğün misliyle cezalandırılır ve onlara zulmedilmez” (En'âm 160). On kat sevap bazen 700 kat (Bakara 261) olur ve bazen de, “bigayri hisab” (Zümer, 10) yani hesaba gelmez, sınırsız olur. “İman edip salih amel işleyenlerin kötülüklerini elbette örteceğiz. Onları işlediklerinin daha güzeliyle mükâfatlandıracağız.” (Ankebût, 7) Ayet sadece “İman edip salih amel işleyenler” ile bırakmıyor, salih amel yanında günah, hata, kötülükleriyle de hesap meydanına geleceklerin, kötülüklerinin de silineceğini, örtüleceğini söylüyor. Bu ne güzel bir müjde! Elbette şefaat, bu müjdenin içinde olacaktır.

                   O Allah ki; Rahman, Rahîm, Afüv, Gaffâr-Gafûr, Ra'ûf, Tevvâb, Vehhâb, Zü’lcelâl-i ve’l-İkrâm olandır ve üstelik merhametlilerin de en merhametlisi (Erham-ur-râhimîn) (Araf 151, Yusuf 92, Enbiya 83) ve yine merhametlilerin de en hayırlısıdır (Mü'minûn 109,118).  Rabbim kesinlikle kimsenin kötülüklerini, günahlarını kat kat yazmayacaktır, onlara da adaletle muamele edecektir, ama kimse de O’nun merhametine sınır koyamaz.  İstediğini direk kendisi bağışlar, istediğini de sevdiği-razı olduğu kulları eliyle bağışlar ve şefaat ile mükâfatlandırıp, cennetine koyar! Yeter ki o kişi, müşriklerden olmasın. Allah’u A’lem, V’e’l-hamdü lillâhi Rabbil Âlemîn…

 

Yorum Ekle
Adınız :
Başlık :
Yorumunuz :

Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Toplam 1 yorum yapıldı
RABBİM RAZI OLSUN
Efradını Cami Ağyarını Mani bir yazı olmuş. Konuyu gayet güzel ve doyurucu açıklamış.
Yorum Ekleyen: İLHAN AKKURT     28.03.2023 21:27:06

sanalbasin.com üyesidir

ANA HABER GAZETE
www.anahaberyorum.com
İşin Doğrusu Burada...
İLETİŞİM BİLGİLERİMİZ
BAĞLANTILAR
KISAYOLLAR
anahaberyorum@hotmail.com
0312 230 56 17
0312 230 56 18
Strazburg Caddesi No:44/10 Sıhhiye/Çankaya/ANKARA
Anadolu Eğitim Kültür ve Bilim Vakfı
Anadolu Ay Yayınları
Ayizi Dergisi
Aliya İzzetbegoviç'i
Tanıma ve Tanıtma Etkinlikleri
Ana Sayfa
Yazarlarımız
İletişim
Künye
Web TV
Fotoğraf Galerisi
© 2022    www.anahaberyorum.com          Tasarım ve Programlama: Dr.Murat Kaya