Bingöl Ilıcalar’da görev yaparken tanıştığımız bir il müdürü arkadaşımızın Savaş ve Barış adında iki evladı vardı. Kendisine zaman zaman:
“— Savaş ve Barış’a bir de Zafer gerekir.” diye takılırdım. Zira zafer yoksa savaş da barış da boşa emektir. Gün geldi, Allah o aileye Zafer’i de lütfetti.
Bir çocuğa güzel bir isim vermek, onun şahsiyet ve karakter yapısına konulan ilk harçtır. Söz ustası olan annem, bir insanın hayır ya da şer adına giriştiği işlerde ismin önemine dikkat çeker ve sık sık şöyle derdi:
“Sen ismini ver, Rabbim sıfatını, boyasını vurur.”
Milletimiz, çocuğa şerefle çağrılacağı bir isim vermeyi ebeveynin ilk görevlerinden sayar. Sizler de fark etmişsinizdir. Çocuklar çoğu zaman aldıkları ismi benimser, önemser ve özümser. Adı neyse, çocuk bir yönüyle ona benzemeye başlar.
Bu yazının konusu elbette yalnızca çocuklara verilecek ismin önem ve değeri değil. Biz, hayatın içine yer etmiş birbirinden ayrılmaz üç kavrama; Savaş, Barış ve Zafer’e dönelim.
Önce Savaş…
Savaş tarihinin birinci sayfasında, Habil ve Kabil kardeşlerin kanla yazılan kıssası vardır. Kıskançlığın sebep olduğu bu ilk savaşın geride bıraktığı şey; kan, gözyaşı ve pişmanlıktır. Üstünlük duygusu ve haset, kan dökmeyi toplumların bir kaderi olarak gösterip kendini gizler.
Bir şeyin ilki varsa, devamı da gelir. Nitekim öyle de olmuştur. Zamanla kendi inanç ve çıkarlarını başkalarına zorla kabul ettirmek isteyenler, savaşı bir araç olarak kullanmış; onu sıradanlaştırarak hayatlarının vazgeçilmez bir parçası haline getirmişlerdir.
Kadim medeniyet anlayışımızda savaş, arzu edilen bir durum değildir elbette. Ancak adı ve gerekçesi ne olursa olsun; haksız, insafsız ve ahlâksız saldırılarla insanların canına, malına, değerlerine ve kutsallarına yönelenlere karşı koymak kaçınılmaz bir gerekliliktir. Düşmanın tatlı diline, altınına, gümüşüne ve ipeğine aldanmadan ve de haddi de aşmadan…
Yalnızca kendi ülkemizde değil, yeryüzünde haksızlık yapan ve bozgunculuk çıkaranlara karşı da uyanıklık gerekir. Düşmanın silahlarından daha üstün bir donanıma, daha güçlü bir hazırlığa ve hepsinden önemlisi sağlam bir cesarete sahip olma zorunluluğu vardır. Hakkın tesisi ve adaletin tecellisi uğrunda verilen mücadele, milletler için aziz ve meşru bir duruş, kurtuluşun ve yücelişin yegâne vesilesidir.
Düşman zor kullanmadıkça, inanç ve değerlerimiz baskı altına alınmaya kalkışılmadıkça, ülkemizin ve milletimizin istikbali tehlikeye girmedikçe savaş bir seçenek değildir. Hastalıklı akıl ve ruh sahipleri hariç, hiç kimse toplumlar arası anlaşmazlıklarda savaşı bir araç olarak kullanamaz.
Toprak genişletmek, ekonomik çıkar sağlamak, ülkeleri talan ya da nesilleri yok etmek için çıkarılan savaş zorbalıktır, insanlık için bir büyük yıkım ve kıyımdır. Ne var ki, din ve vicdan hürriyetini korumak, zulmü ve tecavüzü sona erdirmek, adaleti tesis etmek için savaş kaçınılmaz hâle gelirse, savaş bir zaruret, hatta mecburiyet halini alır. Savunma amacıyla yürütülen savaş, hukuk ve ahlâk çerçevesinde, saldırıya karşı en makul, en meşru bir duruştur.
Kimsenin arzu etmediği savaşların büyük acılara yol açmaması için barış, ancak sabır, özveri ve fedakârlıkla tesis edilir. Uğrunda ağır bedeller ödenen ülkü ve hedefler ise zaferle taçlanır. Zafersiz savaş da barış da milletler için ancak mihnet, eziyet ve felakettir.
Bu acı gerçeğin failleri ve sebepleri ise başlı başına ayrı bir yazının konusudur.
Şimdilik burada noktalayalım. Barış ile devam edeceğiz.
01.01.2026
İdris DOĞAN