“Nefs” Kavramını Yeniden Düşünmek
Nefs kavramının kökü, yaşamak için ciğerlere çekilen “nefes”tir, yani ağız ve burundan bedene girip çıkan rüzgâr(Râgıb el-İsfahani, Müfredat). İnsanı boğmakta olan gam ve kederi yok eden, insana ferahlık ve hoşluk veren şeye de nefîs denir, nefis yemek-nefis manzara gibi. Hayat nefesle vardır ve nefesle devam eder, bu nedenle “ruh, can, hayatın ilkesi, nefes, zat, öz varlık, akıl, zihin, insan, kişi” kavramların hepsi, nefes ile ilgilidir ve hepsi “nefs” olarak anılmışlardır. İlginç olan Yahudi, Hrıstiyan, eski Grek düşüncelerinde de nefs-ruh kavramlarının, hava–rüzgâr ile ilişkili olmasıdır. Nefes almak anlamındaki pneuma kelimesinden türeme “fenömatik”, hava ile çalışan makineler için günümüzde kullanılan bir sıfattır. Rûh kökünden gelen “Rîh” rüzgâr demektir, “reyhân” koku demektir(Râgıb el-İsfahani, Müfredat). Eskiden hava gözle görülmeyen, bir boyutu olmayan, ele avuca alınamayan bir şey olarak görüldüğü için, genelde maddi bir cevher değil, bir araz veya ruhi bir cevher olarak ele alınmış, sonra akıl ve zihinle birleştirilerek değerlendirilmiştir.
Bu da, o günün şartlarında normaldir. Hâlbuki bugün havanın, gaz halde, gözle görülemeyecek kadar atomik düzeyde küçültülmüş, maddi taneciklerden ibaret olduğunu biliyoruz. Çok yüksek basınç altında ve (-195 oC) gibi çok düşük sıcaklıklarda önce hava, sıvı hale gelir. Azot gazı (-210 oC)’de, oksijen gazı da (-219 oC) ’de taş gibi katı bir hale gelir. Dün tartılamayan hava bugün tanklara doldurulup tartılıp sevk edilen maddi bir varlıktır. Canlılığımızı sağlayan kısmı da tüm hava değil yaklaşık hacmen beşte birini oluşturan oksijen gazıdır. Ciğerlerimize çektiğimiz nefesin(havanın) tüm oksijeni değil bir kısmı ciğerlerde kana karışır, kan pompamız kalb ve damarlar yoluyla, baştan ayağa vücudumuzun tüm hücrelerine gönderilir. Açık havada yaklaşık 400 oC derecelerde yanmaya başlayan şeker, hücrelerimizde yaklaşık 36-37 oC derecede havayla, alevsiz olarak yakılır ve böylece açığa çıkan düşük enerji ile vücut organlarımız zarar görmeden, vücut fonksiyonlarımızın çalışması, yani canlılık sağlanır. Bu düşük enerjili yanma sırasında oluşan karbondioksit gazı da nefes verme sırasında, akciğerlerden dışarı atılır. Kesintisiz çalışan bu mekanizma ile hayat-canlılık devam eder. Havadaki oksijenin bitmesi veya boğazın sıkılması gibi nedenlerle nefes alınamadığı zaman vücut canlılığını kaybeder, insan ölür. Bunlar bakteri, bitki, hayvan ve insanlardan oluşan tüm canlılar için geçerli sünnetullahtır. Dolayısıyla çok açık ki, “Nefs” denen varlık; hava yani “nefes”alıp veren canlı varlıktır. Bu nedenle insan, kişi zat, öz varlık anlamını da almıştır. Yani “nefs”; etiyle, kemiğiyle, “canlı insan” demektir. Bir formül halinde ifade edersek, “İnsan(nefs) = beden+nefes+ruh” demektir. Anne karnındaki “alak”, nefesini annenin kanındaki oksijenden alır, üçüncü haftadan sonra kalb atmaya başlar, yani ruhu da üflenmiş olur ve minik cenin hızla büyüyerek bebek haline gelir. Yani önceki anlayışın aksine nefes; bir araz, bir hal, bir ruh değildir. Beden gibi, nefes de bir maddedir. Gerçek anlamda maddi olmayan varlık “ruh”tur ve maddi olan nefesle birlikte maddi bedene girer ve beden canlanır. Yine ruh ile birlikte nefes de çıkar ve insan ölür, geriye ölü beden yani ceset kalır. Anlaşılacağı gibi “ruh=nefes” değildir, ayrıca “ruh=nefs “ de değildir ama, (ruh ve nefes) bedene birlikte girerler, canlılık verirler, nefsi oluştururlar ve ölüm sırasında birlikte çıkarlar.
Nefs’ten farklı olmasına rağmen nefs ile ilgili olduğu için kısaca ruha da bakalım. Kur’an, Ruhu üç anlamda kullanır; 1)bedene canlılık veren güç, 2)Cebrail(Cibril) a.s., 3)herhangi bir şeyin özü, aslı, esası… Her ne kadar Kur’an, ruh konusunda çok az bilgimiz olabileceğini söylüyorsa da “hiçbir şey bilemezsiniz” de demiyor. Cibril, güç kuvvet sahibi bir ruhtur, büyük enerji sahibidir, maddi olmayan bir varlık olmasına rağmen, gerektiğinde maddi insan formuna girerek, peygamberlere ve Meryem anamız gibi seçkin kimselere görünmüştür. (Manevi↔maddi) form değiştirebilir. Benzeri böyle bir dönüşümü, halen İsviçre-CERN gibi büyük nükleer araştırma merkezlerinde ve iki yönlü (elektron ↔ gama ışını) dönüşümlerinde görebilmekteyiz ki, bu iki yönlü (maddi ↔ gayrı maddi) dönüşüm anlamına gelir. Bunlar son derece küçük miktarlarda olsa da, “sünnetullaha uygun olarak ve biiznillah”, insanoğlu tarafından başarılabilmektedir ki bu, en büyük melek için haydi haydi geçerli bir gerçektir. Canlılara üflenen ruh da böyle bir güç, böyle bir enerjidir. Tıpkı “Sanal zekâ” gibi mükemmel bir bilgisayarın, belli bir (frekans-voltaj-şiddette) elektrik enerjisi verilmeyince; ölü bir metal ve plastik yığını halinde iken, elektik akımı verildiğinde çalışmaya başlaması, adeta canlanması gibi. Yani canlılığı sağlayan ruh, bilgisayarı çalıştıran elektrik gücü gibi manevi bir güçtür. Elbette ruh, bir (elektron, elektrik) akımı değildir ama ruhun, mahiyetini bilmiyorsak da, ruh bir şekilde “form verilmiş bir enerji”dir. Nasıl Rabbimizin yaratıcılığıyla, “form-koordinasyon-organizasyon” verilmiş bütünleşik maddi toprak, karşımıza insan olarak çıkıyorsa; “form-koordinasyon-organizasyon” verilmiş bütünleşik enerji de karşımıza ruh, melek, Cibril olarak çıkmaktadır. En küçük enerji formu olarak “foton” da, nasıl olduğunu bilmediğimiz, enerjik ama cansız, bireysel bir enerji parçacığıdır. Ruh gücü üflenen beden de nefes almaya başlayarak canlı insan(= nefs) haline gelir. Nefes de ruh da nefsimizin yani vücudumuzun her yerinde vardır. (Akıl-idrak-hafıza) beynimizin idrak fonksiyonları, (duygu-arzu-korku-sevgi-heyecan) da, beynin salgıladığı hormonlarla önce kalbde ve sonra tüm vücutta etkileri meydana gelen hissi fonksiyonlarımızdır. Tüm bunların toplamı, maddi-manevi bir bütünlük içinde, etiyle, kemiğiyle, kanıyla canlı insan olarak, “nefs”dir.
Şimdi nefs kavramının Kur’an’da nasıl kullanıldığına kısaca bakalım.
Kur’an ‘da Nefs Kavramı
Kur’anda nefs (ن ف س) kökünden türemiş, 280”e yakın kelime bulunmaktadır. 121 yerde nefs, 149 yerde enfüs, 2 yerde nüfûs, 1 yerde teneffese, 1 yerde yetenefisu, 1 yerde mutenefisûn olarak geçer. Bizi ilgilendiren nefs, enfüs ve nüfûs kelimeleridir.
“Yuḣâdi’ûna(A)llâhe velleżîne âmenû vemâ yaḣde’ûne illâ enfusehum vemâ yeş’urûn(e): Bunlar Allah’ı ve mü’minleri aldatmaya çalışırlar. Oysa sadece kendi (nefs)lerini aldatırlar da farkında değillerdir. “ (Bakara 9). Burada ruh anlamında değil, etli-kanlı-canlı kâfir insan olduğu apaçıktır. Bakara 72 ’deki “Ve-iż kateltum nefsen: Hani siz bir zaman bir adam(nefs) öldürmüştünüz” daha da açık, öldürülen canlı insan, yoksa taşıdığı ruh değil. Bakara 84’deki “lâ tuḣricûne enfusekum min diyârikum: birbirinizi yurtlarınızdan çıkarmayın” ifadesindeki diyarlarından çıkarılanların sadece ruhlar olmadığı, tüm bedeniyle canlı insanlar olduğu gayet net. Bakara 123’deki “lâ teczî nefsun ‘an nefsin şeyen: kimse kimsenin cezasını çekmez”, hesap günü canlanmış, etiyle kemiğiyle herkes kendi cezasını kendi çekecek demek. Bakara 155 “Vele nebluvennekum bişeyin mine-lḣavfi velcû’i ve naksin mine-l-emvâli vel-enfus: Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla, bir de mallardan ve canlardan… eksilterek deneriz”. Burada da eksiltilecek olan beden-ruh bütünlüğü halindeki insandır sadece ruh değil. Bakara 223 “fe/tû harśekum ennâ şi/tum ve kaddimû li-enfusikum: Tarlalarınıza dilediğiniz gibi girin ve kendiniz için de önceden hazırlıkta bulunun”. Burada da eşleriyle birlikte olanlar bedeni ve ruhuyla insanın tüm kendidir, yoksa sadece ruhu değil. Bakara 265’de “ yunfikûne emvâle humu-btiġâe merdâti(A)llâhi ve teśbîten min enfusihim: Allah’ın rızasını kazanmak arzusuyla ve kalben (nefsen) mutmain olarak mallarını Allah yolunda harcayanlar” olarak verilen anlam, daha çok (kalben, ruhen, kendi içinden) anlamına yakın ise de tüm ruh-beden için olduğu açıktır. Aynı şey, Bakara 284’de “in tubdû mâ fî enfusikum ev tuḣfûhu yuhâsibkum bihi(A)llâh(u): İçinizdekini açıklasanız da, gizleseniz de Allah, onunla sizi hesaba çeker” ifadesi için de geçerlidir. Anlam olarak dıştan gözükmediği için “içinizdeki” daha uygun olsa da, kastedilen içiyle dışıyla insanın kendisidir. Hele Bakara 286’deki “Lâ yukellifu(A)llâhu nefsen illâ vus’ahâ: Allah hiç kimseye(hiçbir nefse) gücünün yeteceğinden başka yük yüklemez” ifadesi, yaptıklarından sorumlu olanın, yaşayan canlının ruhuyla bedeniyle insanın kendisi olduğunu açıkça ortaya koyar. Bakara suresi örnekler böyle. Bundan sonra fazla uzatmamak için, genellikle farklı anlamlar taşıyan dikkat çekici ayetleri vereceğiz.
Âl-i İmrân 28 ve 30 ayetlerinde tekrar edilen “yuhażżirukumu(A)llâhu nefseh(u) : Allah sizi kendisinden korunmanız hususunda uyarır” ifadesi ise sadece Rabbimizin kendi zatı demektir. Âl-i İmrân 185'de “Kullu nefsin żâ-ikatu-lmevt(i): Her nefis ölümü tadacaktır”ifadesindeki “nefs”, çok açık ki, ruh-ceset bütünlüğünde canlı insandır, ölümü tadacak ve ruh-beden bütünlüğü bitecektir. Mâide 116’da “ta’lemu mâ fî nefsî velâ a’lemu mâ fî nefsik: Sen benim içimdekini bilirsin, ama ben senin zâtında olanı bilmem.” İfadesinde geçen nefsik, yine Rabbimizin kendi zatıdır. Yine En’âm 12’deki “ketebe ‘alâ nefsihi-rrahme: O, merhamet etmeyi kendi zatına farz kıldı.” İfadesinde geçen de Rabbimizin kendi zatıdır. En’âm 54’de Tâ-Hâ 41’de aynı anlamdadır. En’âm 93’deki “velmelâiketu bâsitû eydîhim eḣricû enfusekum: Ve melekler onlara ellerini uzatıp, çıkarın canlarınızı” ifadesindeki enfüs, can olarak çevrilmişse de, gerçekte ruhun çıkmasıyla birlikte verilen son nefes ve ölüm halidir. A’râf 205’de “Veżkur rabbeke fî nefsike tedarru’an veḣîfeten: Rabbini gönülden ve korkarak içinden hafif bir sesle an” ifadesinde gönülden olarak çevrilmişse de “kendi kendine-sessizce” daha uygun gelmektedir. “Onlar nefislerine(kendilerine) yardım edemezler”(Enbiyâ 43, Furkân 3) ayetlerinde müşriklerin taptıkları putlar; “nefislerimiz aleyhine şahitlik ettik… nefisleri aleyhine şahitlik ettiler”(Enʻâm 130) âyetinde cinler kastedilmiştir. Son surelerden bir örnek, İnfitâr 19’daki “lâ temliku nefsun linefsin şeyâ: Hiçbir kimse, hiçbir kimseye yardım edemez” ifadesi de tam anlamıyla, canlı insanın kendisidir, bedeni ruhuyla birleşip canlanıp ayağa kalkmış, Rabbine hesap vermektedir. Bu ayetler taramasının bize açıkça gösterdiği sonuç; Kur’an kitabımızın, “nefs” kavramını “ruh” kavramından farklı olarak, yer yer (kişinin kendi, zatı) anlamında kullanmışsa da asla, canlı birşeyin cansız bir “özü” anlamında kullanmadığıdır. Aşağıdaki bölümde ayet numaralarının verildiği Âdem’in yaratılışıyla ilgili tüm ayetlerde, Âdem’in yaratıldığı toprak türleriyle “nefs” arasında herhangi bir ilişki kurulmamıştır. Yani nefs dilde herhangi bir şeyi özü olarak söylense de Kur’an, ayetlerde geçen Âdem’in yaratıldığı toprak türleriyle nefs arasında bir bağlantıdan söz etmez. Bahsedilen toprak türevlerinin hepsi cansız maddelerdir nefs değil. Yer yer insanın içyapısı olarak kullanılmışsa da, insanla ilgili kullanıldığı her yerde, insanın eti-kanı-canıyla bütünü kastedilmiştir. Yukarıda geçtiği gibi altı ayetde, Rabbimizin “Hayyul-Kayyum” olan kendi zatı-varlığı-kişiliği için de kullanılmıştır… Böylece konu, nefsden sonra “Nefsün vahidetün” kavramını incelemeye gelmiş oldu.
“Nefsün vahidetün” Kimdir?
Bu konuyla ilgili hazır makaleler, maalesef Diyanet İslam Ansiklopedisinde mevcut değil. Konuyla ilgili yakın zamanda yapılmış, 24 sayfalık akademik bir çalışmadan(Ali BAKKAL, Nefs-i Vâhide Nedir, Süleyman Demirel Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Sayı: 48, Haziran 2022, sayfa 108-132) (https://dergipark.org.tr/tr/pub/sduifd), aşağıdaki özet bilgileri alarak konuya devam edeceğiz:
“”” Allâh, Âdem’i topraktan yaratmış(Hûd 61, Tâha 55, Nûh 18), yarattığı toprakla ilgili olarak, tîn (çamur)( Enʻâm 2, Aʻrâf 12, İsrâ 61, Secde 7; Sâd 76), tîn-i lâzib (yapışkan çamur)(Sâffât, 11), sülâletin min tîn(Mü’minûn 12), salsâlin min hamein mesnûn (şekillendirilmiş çamur)(Hicr 28), salsâl ke’l-fahhâr (çömlek gibi kuru çamur)(Rahmân 14) ifadelerini kullanmıştır(s.111)… yaratılış bakımından İsâ’nın Âdem’e benzetilmesi onun(Âdem’in) tür değil, şahıs olduğunu gösterir(s.112)… Kur’an’da nefs kelimesinin başlıca şu manalarda kullanıldığı görülmektedir: a. Zat, şahıs, kişi… b. Kendi, kendisi, kendini, kendine, kendinden, kendim için… c. Kalp, zihin, iç… d. Vicdan… e. Ruh… f. Süflî arzuların kaynağı… g. Güzel şeyleri arzulayan: Tasavvufçular nefis kavramına tamamen olumsuz bir anlam yüklerken, Kur’an’a göre nefis hem iyi hem kötü şeyleri arzu eder. Nefse takvasını da fücurunu da ilham eden Allah olduğu için (Şems 8) (s.112-114)… Nefsin vâhidetin ifadesi, Kur’an’da beş âyette geçmektedir: Birinci âyet:“Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten (kişiden) yaratan ve ondan (onun cinsinden) de eşini yaratan; ikisinden birçok erkek ve kadın (meydana getirip) yayan Rabbinize karşı gelmekten sakının”(Nisâ 1). İlk dönem müfessirlerinin kahir ekseriyeti âyette geçen nefs-i vâhide tabiriyle Âdem’in kastedildiğini, ondan yaratılan eşinin de Havva olduğunu ileri sürmüşlerdir… İkinci âyet: “Allah, sizi bir tek nefisten (kişiden) yaratan ve kendisi ile huzur bulsun diye eşini de ondan var edendir”(Aʻrâf 189)… Âdem nefsi vâhiden yaratılmış olsaydı, Âdem’in yaratılışından detaylı olarak bahsedilen yerlerde bu hususa mutlaka yer verilirdi… Üçüncü âyet: “O, sizi bir tek nefisten (kişiden) yarattı. Sonra ondan (onun cinsinden) eşini var etti… Sizi annelerinizin karnında bir yaratılıştan öbürüne geçirerek üç (kat) karanlık içinde oluşturuyor…”(Zümer 6)… Âdem, Havva ve İsâ hariç olmak üzere bütün insanlar bir erkek ve bir kadından yaratılmıştır… Dördüncü âyet: ”O, sizi bir tek nefisten(kişi) yaratandır. Akabinde sizin için bir kalma yeriniz (müstakar) ve emanet bırakıldığınız bir yeriniz (müstevdaʻ) vardır” (Enʻâm 98)… Beşinci âyet: “Ey insanlar Sizin yaratılmanız ve öldükten sonra tekrar diriltilmeniz, ancak bir tek nefsi (kişiyi) yaratmak ve diriltmek gibidir. Şüphesiz Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir”(Lokmân 28). Bu âyette nefs-i vâhide ile “herhangi bir insan”ın kastedildiği açık… her bir kadın ve erkeğe şamildir(s.114-120)… Nefs-i Vâhide ’nin Eşi Kimdir? Nefs-i vâhidenin Âdem olduğunu kabul edenlere göre eşi Havva’dır; “herhangi bir erkek” olduğunu kabul edenlere göre ise onun eşidir… Caʻfer es-Sâdık’a göre Havva, Âdem’in yaratıldığı topraktan yaratılmıştır… Ebû Müslim el-İsfahânî’nin görüşü esas alındığında, nefs-i vâhide her bir erkek, onun cinsinden yaratılan eşi de her bir kadın olmaktadır(s.121)…
Devam Edecek...