TEFRİKA - İHTİLAF İLİŞKİSİ ve “TEFRİKASIZ İHTİLAF AHLAKI” - 2
MAKALE
Paylaş
17.08.2026 16:25
957 okunma
Dr. Hasan Eryılmaz

Tefrikaya Kadar Gitmeyen İhtilaflar Gerçekten Rahmetdir

Yukarıdaki ayet örnekleriyle gördük ki, bizim Temel’in meşhur “ Teğdu!… Yok teğmedu!” fıkrasındakine benzer inatlaşmalara kadar gitmedikçe, problemli bir olayı değişik yönleriyle görmeyi, anlamayı ve en doğru çözümü bulmayı sağlayan bir yöntem olarak,  ihtilaf bir rahmet olduğu gibi, hayvanlar, zirai ürünler ve eşyaların yaratılışında çeşitlilik anlamındaki ihtilaf da insanlar için tam bir rahmettir.  Yukarıda geçtiği gibi her ne kadar “Ümmetimin ihtilâfı rahmettir” hadisinin sahih ve belli bir senedi bulunmasa ve Rasülullah’ın böyle bir söz dediği sabit olmasa da(Aclûnî), bu söz hüküm olarak doğrudur. Tıpkı 2x2=4 denkleminin Kur’an ve hadisler içinde geçmediği halde, doğru olması gibi. Nitekim reşid halifelerden Ömer b. Abdülazîz, yukarıdaki alıntıda geçtiği üzere, toplumda ihtilâfların bulunmasını hoş karşılamıştır. İmam Mâlik yazdığı hadis kitabı “el Muvattaa”nın o devrin halifesi tarafından, ana fıkıh kitabı olarak kabul edilmesi kararına, “Âlimlerin ihtilâfı yüce Allah’ın bu ümmete bir rahmetidir” diyerek karşı çıkmıştır. “İctihadda isabet eden kimsenin iki, edemeyenin bir sevap kazanacağı”(Buhârî, Müslim) hadisi de, ihtilâfın tabii olduğunu, hata edilme ihtimaline rağmen, problemlerin çözümü için ictihada devam edilmesi gerektiğini ve ictihadında hata bile etse alimin sevab alacağını gösterir. Yani “Ümmetimin ihtilâfı rahmettir” sözü Rasülullah’ın değil İmam Mâlik’in sözü olsa da, doğru bir sözdür ve ümmet, anlaşmazlık konularını tefrikaya dönüştürmeden çözmek zorundadır. Bu gün aynı bir partinin (eski adıyla fırkanın) içindeki üyelerin bile kendi aralarında şiddetli ihtilaflara düştüğü görülüyor. Dolayısıyla, ihtilafın olmadığı bir dünya hayal etmek, çözümsüzlüktür. Çıkış yolu, tabii bir hal olan ihtilafı, elbette ihtiras-kıskançlık-menfaat-yalan gibi nedenlerle tefrikaya dönüştürmeden çözmektir. Sosyal olaylar zamana, zemine, olaya karışanlara göre çok farklıdır ve çoğunlukla biriciktir, benzersizdir. Olayları çözecek olan âlim, hâkim veya fakihlerin bilgi, algı, idrak, yetişme tarzı faklı farklıdır. Çözümde delil olarak kullanılacak ayet, hadis, fiili ispat metotları, müctehid hükümleri pek çoktur. Dolayısıyla problemlerin çözümünde bile ihtilafın olması kaçınılmazdır. Rasulullah bile aynı cins olaylar karşısında farklı hükümler vermiştir. Savaşmak isteyenlerin kimine izin verirken, kimini de ebeveynine git bak diye geri çevirmiştir. Evlenmek isteyen gençlerin kimine izin verirken, kimine de git oruç tut demiştir. Dolayısıyla toplumsal olaylar çok çeşitli, çoğunlukla ihtilaflı olaylardır ve çözümde de ihtilaf olacaktır. Önemli olan, tefrikaya ve düşmanlığa dönüştürmeden problemi çözmektir. Müslümanların geleceğe umutla bakmalarını sağlayacak dirilişin anahtarı da İmam Malik’in bu anlayış ve müsamahasında yatmaktadır.

Tefrikasız İhtilaf Ahlakı Oluşturmak

İhtilaf, dostluk ile düşmanlık arasında bir yerde durur, çözümlenirse dostluk devam eder, çözümlenmezse tefrikaya düşmanlığa dönüşür. Sözde değil özde Müslüman olanlar, ihtilafları çözmeyi ve fırkalaşmaya gitmeden rahmete çevirmeyi bilmelidirler.  “Ashap, Resûlullah döneminde bile ictihadî hükümlerde ihtilâf eder, ancak Hz. Peygamber’e müracaatla ihtilâflarını hallederlerdi” (Şükrü ÖZEN, islamansiklopedisi, ihtilaf)

Resûlullah zamanında olduğu gibi, ondan sonra da müftü, müctehid hakimler, resulullahın varisi olarak ihtilafı çözmeye çalıştılar. Her şeye rağmen ihtilaf çözülmezse, en sonunda “Ulema Şurası” eliyle çözülecektir. Şura sonucu da tek bir karar çıkmazsa, Başkan(Emir ül-müminin), şıklar arasından son tercihini yaparak ihtilafı ortadan kaldırır. Bu son karar tüm müminler bağlar ve ihtilaf halledilmiş, tekrar vahdet sağlanmış olur. Böyle bir toplumda ve sistemde çözümsüz kalan hiçbir problem kalmaz, kırgınlıklar olsa bile düşmanlığa dönüşmez. Ancak tek bir İslam devleti değil de günümüzde olduğu gibi birbirinden ayrı İslam devletleri ve hukuk mezhepleri varsa, böyle bir vahdet ancak tüm İslam âlemini temsil edecek bir “Ümmet Şurası” ile çözülebilir ki bu gerçekte ümmetin alimlerinin şurasıdır. Ama ne yazık ki uygulamada böyle bir vahdet genellikle gerçekleşmiyor. Müslümanlar bırakın siyasi bir ihtilafı, en basitinden bir ramazan ayı başlangıcının tesbiti problemini bile çözememiş bir haldedirler.  Bu konuda 1960’larda başlayan tartışmalar, Kasım 1966’da Kahire’de, 1969’da Kuala Lumpur’da, 1973’de Küveyt’te devam etmiş, sonra 1978’de İstanbul’da Rü’yet-i Hilâl Konferansı düzenlenmiş, alınan kararlara uygun olarak takvim komisyonu 1989’a kadar periyodik olarak toplanmış, hazırlanan ortak takvim taslağını inceleyerek kabul etmiştir. Ancak bu Komisyon dağılmış, karara uygun olarak Diyanet İşleri Başkanlığı’nca hazırlanıp Kandilli Rasathânesi tarafından onaylanan cetvel ve rü’yet haritalarının İslâm ülkelerine gönderilmesiyle yetinilmiştir. İslâm ülkelerinin çoğunluğu bu esaslara uyduğu halde bazı ülkeler, delegeleri konferansta bunları onayladığı halde, kararlara uymamışlardır. Bu yüzden, konferanstan sonra da arzulanan birlik tam anlamıyla gerçekleşmemiştir ve bu konuda ihtilaf(ihtilâf-ı metâli‘), halen devam etmektedir(İrfan YÜCEL, Hilâl,  https://islamansiklopedisi.org.tr/hilal#1). Şekli de olsa Müslümanları bağlayacak siyasi bir otoriteden vazgeçtik, sadece danışma anlamında “Fıkhi” bir “Hilafet Merkezi” bulunmayışı bile maalesef ortak kararları engelliyor ve ihtilaflar devam ediyor.

Besbelli ki ihtilaflar bundan sonra da olacak. En azından yapılacak şimdilik çözüm, Tefrikasız İhtilaf Ahlakı oluşturup uygulamak olacaktır. “İslam medeniyetinde, özellikle Osmanlı döneminde farklı fikir ve görüşlerin… müzakere edilmesi kendi başına bir ilim mevzuu hâline getirilerek, bunun makul yolu araştırılmış; eğitim sürecinde de, öğrencilerin müfredatının bir parçası hâline getirilmiştir... Eğer hakikate ulaşmak gibi bir gaye yoksa, yapılana münazara değil cedel denir… İslam toplumunun en önemli özelliği ihtilafları daha üst bir mertebede telif etmenin yollarını keşfedip, inkişaf ettirerek varlığını sürdürmesidir”(Tahsin GÖRGÜN, agm).

Geçmişte ihtilafların tartışılması nasıl bir ilim haline getirilmiş ve müfredatın bir parçası olmuşsa, bu gün de ihtilafları insani ve İslami bir biçimde çözmenin yolunu bulmalıyız. Bu gün internette herkesin kendini en akıllı, tartıştığı kişinin ise, tam bir aptal olduğunu zannettiği bir ortamda bu iş zor ama, en azından Müslümanlar arasında bunu gerçekleştirmek görevimizdir. [Aşağıdaki paragrafta, yorumlarımızla birlikte karışık olan bazı alıntılar için bak: (Kemal SONGÜR, İhtilaf Ahlakı, https://www.islamiyontem.net› ihtilaf-ahlaki) ].

Öncelikle hatasız, yanılmaz, kusursuz olan, Rabbimiz Allah’tır. O “Subhan” dır. Biz insanlar, ayette belirtildiği gibi, az da olsa, bilgide cahil ve uygulamada zalimiz(Ahzâb 72). Bu nedenle meselenin esasını kavrayanlardan imam Şatibi şöyle der:  “kim kendisi hakkında ismet iddia ederse, peygamberliğini iddia eden yalancının yaptığını yapmış olur”. Kaldı ki resuller bile hata etmiştir. Davud ve Süleyman(a.s.), başkasının ekin tarlasına giren sürünün cezası konusunda ihtilaf etmişler ve Allah ayetiyle, Davud’u değil oğlu Süleyman’ı haklı bulmuştur(Enbiyâ 79). Nitekim Efendimiz rasullük yanında kul olarak, bazı küçük yanlışlıklar yapmış, fakat Rabbimiz tarafından, Rasul olarak yanlış bir örnek olmaması için ayetle düzeltilmiş, yanlış üzere bırakılmamıştır. Ama geri kalanlar; fakih, molla, efendi, şeyh, hoca, prof, uzman … kim olursa olsun asla yanılmaz değildirler ve yapılacak bir yanlışlığın vahiyle düzeltilmesi imkanı da yoktur. Bunu geçmiş ulema bilir ve birbirlerine saygı gösterirlerdi. Bugün de karşılıklı şekilde şiddetli tartışmaya girişerek gönülleri kırıp yıkacak olanlar, bunları asla unutmamalıdır. Yanılmak ortak özelliğimizdir, dolayısıyla ihtilaf da kaçınılmazdır. Vücudumuzun hücrelerindeki DNA sıralanışına kadar, parmak uçlarımızdaki kimlik çizgilerine kadar, farklı ve biricik olduğumuza göre; bilgi ve eğitim seviyemiz ne kadar yüksek olursa olsun aramızda tabii olarak ihtilaflar çıkacaktır. Bu ihtilafları tefrikaya ve düşmanlığa değil, rahmete dönüştürmek zorundayız. Öncelikle bilinmesi gereken; 1) “su soğukta donar buz olur - asit demiri eritir(çözer) – yüksek elektrik voltajı canlıları çarpar” gibi fenni bilimlerin (sciences) keşfettiği, birer kevni ayet ve sünnetullah olup, Allah’ın tüm varlıklar için koyduğu yaratılış yasaları, 2) Kur’an ayetleri içinde anlamında tefsircilerin ittifak ettikleri “muhkem ayetler” ile, 3) Resulullah efendimize ait olduğu üzerine hadisçilerin ittifak ettikleri “müttefikun aleyh hadisler” dışında kalan ve içtihadi alana giren her ne varsa, hepsi tartışmalı demektir ve onları mutlak tasdikten de mutlak reddiyeden de kaçınmak gerekir. Tüm taraflar “Benim hükmüm bana göre doğrudur fakat, yanılma ihtimalim vardır, kısmen doğru-kısmen yanlış olmam ihtimali olduğu gibi tamamen yanlış da olabilir” yaklaşımıyla davranmalıdır. Geçmişte büyük mezhep imamları hep böyle davranmışlar ve mesela ihtilaf ettikleri namaz detaylarında bile tefrika çıkarmamışlar ve fetvalarına ters bile olsa birbirlerinin ardında namaz kılmışlardır. Neticede herkes yanılma ihtimali olan birer kuldur. Şahıs-mezhep-meşrep-grup taassubundan uzak durmak, ümmetin yararını bunların üstünde tutmak, iman kardeşliğini ön plana çıkarmak, daima ehemleri mühimlerin önüne çıkarmak ve kardeşlerine karşı sui zan değil hüsnü zan beslemek, toptancı-indirgemeci-şabloncu yönelişlerden ve muhatapları adaletten-vicdandan yoksun değerlendirmelerden şiddetle sakınmak ve tüm mezhebi-meşrebi ihtilaflarımıza rağmen ''Ehl-i kıble tekfir olunamaz'' esasına bağlı kalmak şarttır. Kırıcı dillerden sakınmak ve güzel'den de öte en güzel şekilde tartışmak gerekir. Abartılı övgü ya da yergiler, ayrışma nedenidir. Kötülerin en kötüsü ise birbirini “küfür” ile itham etmektir. ''Tekfircilik'' İslâm ümmeti içinde bir ur, bir kanser tümörü gibidir. Bugün diliyle kesip biçmeye başlayan tekfirci ağız, yarın güç elde ettiğinde eliyle kesip biçmeye devam eder. Bu tiplerin ''kâfirlere karşı şiddetli, müslümanlara karşı merhametli''(Fetih 29) olun ilâhi uyarısını hiç dikkate almadıkları ortadadır. Afrika’da “boko haram” Orta doğu’da “deaş” gibi harici kafalar, kafirden çok müslüman öldürmektedirler. ''Kim bir mü'mini kasıtlı olarak öldürürse cezası, içinde ebedi kalmak üzere   cehennemdir''(Nisa 93) ayeti bu zalimleri hiç etkilememektedir. Allah hepimizi böyle bir kötü duruma düşmekten korusun. Gerçekte sorumluluk sahibi âlimlerimizin ihtilafları, zarara yol açan ihtilaflar değil, değişik zaman ve zeminlerde ümmete değişik çözüm sağlayan rahmet kapılarıdır. Geleneğe hapsolup kalmak ne kadar çıkmaz sokak ise, geleneği ve geçmiş âlimlerimizin birikimlerini yok saymak da o kadar akılsızlıktır. Akıllı adam, tüm akıllardan yararlanmasını bilen adamdır. Sonuç olarak; ihtilaf normal, tefrika haramdır. Allâh, tüm ümmete, her daim çıkacak ihtilaflarımızı, tefrikaya dönüştürmeden çözmeyi nasib etsin inşaallah!

 

 

Yorum Ekle
Adınız :
Başlık :
Yorumunuz :

Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

sanalbasin.com üyesidir

ANA HABER GAZETE
www.anahaberyorum.com
İşin Doğrusu Burada...
İLETİŞİM BİLGİLERİMİZ
BAĞLANTILAR
KISAYOLLAR
anahaberyorum@hotmail.com
0312 230 56 17
0312 230 56 18
Strazburg Caddesi No:44/10 Sıhhiye/Çankaya/ANKARA
Anadolu Eğitim Kültür ve Bilim Vakfı
Anadolu Ay Yayınları
Ayizi Dergisi
Aliya İzzetbegoviç'i
Tanıma ve Tanıtma Etkinlikleri
Ana Sayfa
Yazarlarımız
İletişim
Künye
Web TV
Fotoğraf Galerisi
© 2022    www.anahaberyorum.com          Tasarım ve Programlama: Dr.Murat Kaya