MÜSLÜMANLARIN AHLAK PROBLEMİ PROBLEMİN ZEMİNİNDE YATAN FAKTÖRLER
MAKALE
Paylaş
23.05.2026 12:22
544 okunma
Prof. Dr. Talip Özdeş

Neredeyse her gün TV kanallarına, gazetelere ve sosyal medyaya yansıyan yalan ve iftiralarla, istismarlarla, ilkesizliklerle, haksızlıklarla, yolsuzluklarla, zorbalıklarla, şiddet olaylarıyla, cinayetlerle ilgili haberler sosyo-kültürel anlamda Müslümanların nüfusun çoğunluğunu oluşturduğu ülkemizde gittikçe derinleşen ahlaki bir çürümenin ve kokuşmanın varlığına işaret etmektedir. Siyaset, iktisat, eğitim, hukuk vd. alanlarda adaletin, hakka-hukuka riayetin, liyakat ve ehliyetin gözetilmediği, ilkelliğin ve bedeviliğin zirve yaptığı bir ortamda birilerinin dindarlık, milliyetçilik ve muhafazakârlık iddiaları slogan olmanın ötesinde bir anlam ifade etmemektedir. Söz konusu ahlaki çürüme, toplumsal bağları zayıflatmakta, insani ilişkileri bozmakta, devlete, hukuka ve kurumlara olan güveni sarsmakta, kutuplaşmaları artırmaktadır. Medyada çıkan haberlere göre İslam’a uygunluk endeksi üzerinden yapılan bir araştırmada İslam ülkelerinin sınıfta kalmış olması, ülkemizin 95. sırada yer almış olması bir hayli düşündürücüdür! Yöneticisi ve yönetileniyle millet olarak kendimizi muhasebe etmek, bu durumdan kurtulmak için azami gayreti sarf etmek gerekmektedir. Kur'an'da ifade edildiği gibi hayırlı ve orta bir ümmet olmanın yolu buradan geçmektedir. Çünkü bir toplum kendisinde olanı değiştirmeden, Allah onları değiştirmez. Toplumdaki ahlaki erozyonun zemininde nelerin yattığını tespit noktasında konuyu imani, siyasi, kültürel ve eğitim boyutları üzerinden değerlendirmenin uygun olacağını düşünüyoruz. 3

  1. İmani Boyut

Ahlak probleminin en temelinde kendi varlığının anlamını idrak edemeyen, kendi nefsini tanımayan insanın tevhit hakikatini yeterince idrak edememesi; yani evreni ve insanı yaratan Allah'ı isim ve sıfatlarıyla gereği gibi tanımaması vardır. Tevhit, Allah’ı isim ve sıfatlarıyla tanımayı, bu isim ve sıfatların mikro ve makro düzeyde kâinattaki tecellileri üzerinde tefekkür ederek Allah-evren-dünya ve insan arasındaki ilişkiyi kavramayı; ölümlü ve sınırlı bir dünyada insan varlığının anlamını ve misyonunu idrak etmeyi gerektirir. İmanın dinamik ve devamlı bir yenilenme süreci içinde olabilmesi, ancak Allah'ın Kur'an'daki ayetlerini, yer ve göklerdeki ayetlerini, bu ayetlerin tevhit sistemi içerisinde birbiri ile ilişkilerini deruni bir tefekkürle idrak ederek, salih amelleri öne çıkararak hakkı ve sabrı tavsiye üzerinden gerçekleşir.

Yukarıdaki bağlamda Müslümanın Allah’ın kitabı ile devamlı ve dinamik bir ilişkide olması; tarih boyu Allah tarafından insanlığa gönderilen bütün peygamberlerin misyonunu şahsında temsil eden, Kur’ânî ahlâkın yaşayan örneği Hz. Peygamber’in ve onun güzide sahabelerinin örnek alınması son derece önemlidir. Allah dostu olduğuna inanılan diğer insanların örnek alınmaları da hurafe ve bidatlardan uzak kalarak sağlam bilgilere dayalı bu zemin üzerinden olmalıdır. Kur’an’da “Allah’ın ipine sımsıkı sarılın, tefrikaya düşmeyin…” (Ali İmran, 3/103) buyrulurken, Allah’ın ipinden kastedilen şey birtakım şahıslar değil, doğrudan Allah’ın kitabıdır; o kitabın ilkeleri, prensipleri ve hükümleridir. Kur’an’ın beyanı ve şahitliği ile büyük bir ahlak üzerine olan Hz. Peygamber de bütün müminler için üsve-i hasene (en güzel örnek)dir:

“Muhakkak ki sen pek yüce bir ahlâk üzerindesin.” (Kalem, 68/4)

 “Andolsun ki, sizden Allâh’a ve ahret gününe kavuşacağını uman ve Allah’ı çok zikreden (mü’min)ler için Rasûlullah’ta üsve-i hasene  vardır.” (el-Ahzâb, 33/21)

Sosyo-kültürel anlamda Müslüman dünyanın bugün yaşamakta olduğu ahlaki sıkıntıların temelinde nelerin yatmakta olduğu konusunun değerlendirilmesinde iki nokta öne çıkmaktadır:

Birinci nokta, İkbal’in de işaret ettiği gibi Müslüman toplumlarda dinin statik hale dönüştürülüp dinamizmini kaybetmesiyle, imanın özgürlük ve eylemle bağını koparması ile ilgilidir. Derin bir tefekkür ve sorgulama olmaksızın taklit üzerinden kendisini ifade eden şeklî muhafazakârlık, dinin özüne intikal etmeyi zorlaştırmaktadır. “Taklidi anlamda iman var, ama ahlak yok; din var, ama vicdan zayıf; bilgi var, ama düşünce cesareti yok”. Hâlbuki insan, özgür (hür) bir iradeye sahip olduğu için sorumlu ve bu nedenle ahlaki bir varlıktır. Eğer bir eylem zorunlulukla (cebr) yapılmışsa, o eylemin ne ahlaki bir değeri ne de bir sorumluluğu (sevap/günah) olabilir. Ahlak, seçme özgürlüğü gerektirir. Yani ahlaki fiil, ancak hür fiildir. Akıl ve iradenin değersizleştirilmesi, tefekkürün zayıflamasına neden olmuştur. Benliğin gelişimi tefekkürsüz olamaz.

Benlik, şahsiyet ve irade, insanın içindeki ilahi emaneti fark etmesi, onu sorumlulukla geliştirip yaratıcı eyleme dönüştürmesidir. “Kendini tanıyan, Rabbini tanır” diyen bu felsefe, sorumlulukla anlam kazanır. Benlik güçlenmedikçe, toplum kendini yeniden inşa edemez. Bu benlik ancak hürriyet içinde, sorumlulukla yoğrulmuş eylemle olgunlaşır. İman düşünceyi doğurur, düşünce iradeyi, irade de eylemi. Kadim değerlerden (yani imani ahlâki ve insani değerlerden) kopuk bir hürriyet gerçekte hürriyet değil, nefsin esaretidir. Özgürlüğün kadim değerlerle bütünleştirilerek özümsenmesi, şuur haline getirilmesi önemlidir. Benlik, irade ve ahlakın kesiştiği yerdir; sorumlulukla olgunlaşır, fedakârlıkla yücelir. İmani, ahlaki ve insani değerlerden kopuk, kalpsiz ve vicdansız bir hürriyet anlayışı, sonuçta hayatı anlamsızlaştırır, kural tanımazlığa, anarşiye, kaosa, hedonizme, katilliğe, vahşete ve intiharlara götürür. Siyasi, ekonomik, askeri ve bilimsel kuvveti ellerinde tutanlar bu gücü kendi ihtirasları, zaafları ve kötü emelleri doğrultusunda son derece yanlış bir yönde kullanabilirler. Sonuçta kuvvetlinin zayıfı olabildiğince ezdiği, zorbalığın ve diktatörlüğün öne çıktığı, zenginin fakiri sömürdüğü bir dünya düzeni ile karşı karşıya gelmiş bulunuyoruz.

İkinci nokta, insanın kutsaldan koparılmasında etkin olan Pozitivizmin ve modernitenin getirdiği diğer bir çıkmazla bağlantılıdır. Şöyle ki, insanın eylemlerinde ve dünyevi ilişkilerinde iman ve ahlaktan kopuk bir şekilde salt yasal olanın esas alınması, ölçü ve kriter haline getirilmesidir. Ne yazık ki günümüzün Müslüman toplumları ciddi manada bu zihniyetin etkisi altına girmektedir. Hâlbuki Hz. Peygamber’in de işaret ettiği gibi, yasal olan şey, ahlâktan, vicdandan ve hukukun özünden kopuk olabilir. Tevhit anlayışının hâkim olmadığı, şirk zihniyetinin etkin olduğu bir toplumda yasalar çoğunlukla siyasi ve ekonomik gücü elinde bulunduranların, medyayı yönlendirerek algı oluşturabilenlerin talepleri, çıkarları ve inisiyatifleri doğrultusunda şekillenir. Özellikle yönetimde açıklık, şeffaflık ve demokratik katılımın olmadığı, toplumun siyaseti kontrol edemediği, yöneticilerden hesap sorulamadığı ortamlarda bu böyledir. Hukuk hakkın çoğuludur, evrensel bir mahiyete sahip olup vicdan ve ahlakla bağlantılıdır. Peygamberimiz (s.a.v.), “İnsanlar sana fetva verse de sen kalbine danış”,“İyilik, güzel ahlaktır. Kötülük/günah ise nefsini tırmalayan ve insanların onu öğrenmesini istemediğin şeydir” buyurmuştur. Yani, yasal olanla hukuki olan birbiriyle özdeş şeyler değildir; ancak adaletin tecellisi için yasaların hukukun özüne uygun olması beklenir.

Örneğin bir satıcının kendi kârını maksimize etmek için yeme-içme-gıda-ilaç gibi zaruri ihtiyaçlar kategorisine giren bir malını kapitalist mantığın egemen olduğu serbest piyasa ortamında ana fiyatının üzerinde kat kat fiyatla satması; mevcut yasalara uygun görünse bile, yapılan iş ahlaka, vicdana ve hukukun özüne uygun değildir. İnşaat, sanayi, eğitim, ticaret ve hizmet alanlarında yapılan herhangi bir ihale şekil ve mevzuat açısından yasalara uygun gözükse bile, eğer adrese teslim yapılıyorsa, ihalenin gizli ortakları varsa, ihaleye fesat karıştırılıyorsa, yapılan iş helal ve ahlaki olmaz. Hukuku temsil durumunda olan bir savcı veya hakim yargılamada ideolojik ve politik saiklerden hareket ediyorsa, tarafsızlık ilkesinden uzaklaşıyorsa, güçlülerden yana tavır alıyorsa, verilen hüküm ne kadar adalete ve ahlaka uygun olabilir?! Mevki ve makamlar, görev ve hizmetler ehliyet ve liyakat esasına göre değil de birilerine veya bir yerlere yakınlık üzerinden dağıtılıyorsa, yapılan iş yasalara ve ilgili mevzuata şeklen uygun gözükse bile ne kadar doğru, ahlaki ve adaletli olabilir?! Merhum Alev Alatlı’nın da bir konuşmasında ifade ettiği gibi, her yasal olan mutlaka helal olacak anlamına gelmez. Helal olanı yasal olanla örtüştürmek mecburiyetinde değiliz. Yasaların tanıdığı haklardan insanlık ve Allah adına feragat etmenin garipsenmediği bir düzen gerekiyor. İster en mükemmel yönetim sistemini gerçekleştirmiş, çok büyük ekonomik kalkınmayı gerçekleştirmiş olsun, bir medeniyetin sevgi ve nefs terbiyesi dumura uğramış, manevi enerjisi tükenmiş ise, o medeniyeti kimse kurtaramaz.

  1. Siyasi Boyut

İnsan ve toplum hayatı açısından din ve siyaset, her biri kendisine özgü alana ve hususiyetlere sahip, birbirini etkileyen, birbiriyle ilişki içerisinde olan iki önemli olgudur. Tarihin her döneminde nerede bir insan topluluğu varsa, orada bir din ve belirli bir yönetim mekanizması hep olagelmiş, çoğu defa din ve siyaset birbiriyle iç içe bulunmuştur. Belirli sınırlar içerisinde yaşayan insan topluluklarının siyasi hâkimiyet, örf, âdet ve hukuk yönünden teşkilatlanmaları devleti ortaya çıkarmıştır. İbn Haldûn’a göre devlet (hükümdarlık), insan toplulukları için doğal bir durumdur. Bu durum insanoğlunun medeni ve siyasi bir varlık olmasından kaynaklanmakta olup onun sosyal örgütlenmesinin bir sonucudur.  En basit kabile toplumundan en gelişmiş modern toplumlara kadar adına şeflik, reislik, başkanlık, meclis, divan, kurul, devlet ne denilirse denilsin, hep bir yönetim mekanizması mevcut olmuştur.

Siyaset mekanizmaları ve din tarihte o kadar yakın ilişki içerisinde olmuştur ki, çoğu defa yönetim erkini elinde bulunduranlar (kral, sultan, halife, hükümdar, imparator) Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcisi olarak kabul edilmişler, otoritelerini icra etmişler, tebaaları tarafından kesin ve mutlak itaate konu hale getirilmişlerdir. Eski kültür ve uygarlıklarla ilgili arkeolojik bulgular ve mitolojiler, siyasetle dinin yakın ilişkisini ve birbiri üzerindeki etkilerini görme noktasında bizlere yeterli malzemeyi sunmaktadır.

Yönetim (devlet/hükümet)le toplum arasında itaate dayalı bir ilişkinin kurulabilmesi ancak meşruiyet temelinde gerçekleşebilir. Siyasetin meşrulaştırılma sürecinde toplumun dini önemli bir yere sahiptir. İnsanların yasalara ve kurallara itaati, o yasa ve kuralların gerisinde aşkın bir gücün kabulünü ve onun kutsallığını gündeme getirir. Tarihte ve günümüzde toplumların siyaset ve yönetim anlayışında “kutsal devlet” algısının olması bu durumla bağlantılıdır. Dînî meşrûiyet, meşruluğun, haklılığın ve yasallığın belirli derecelerde dinden ve dînî kaynaklardan sağlandığı bir durumu ifade eder. Berger’in deyimiyle din, siyaseti meşrulaştırmanın en yaygın, en derinlikli ve en etkin aracı olagelmiştir.  Bu durum dinin siyasi amaçlar için araçsallaştırılmasını da beraberinde getirebilir. Özü iman, bilgi ve ahlâkta düğümlenen bir din/İslâm, politize edilip bir ideoloji konumuna düşürülerek istismar edildiğinde, en büyük zararı yine o dinin bizzat kendisi çekmektedir. Bu istismar, geçmişte ve günümüzde başta Kur’an ve hadisler olmak üzere dinin kaynakları üzerinden yürütülmektedir.

Müslüman toplumların İslam tarihinin ilk dönemlerinden itibaren saltanata, yönetime mutlak itaate dayalı Emevi devlet sistemini örnek alarak oluşturdukları geleneksel yönetim anlayışının aksine, İslâm'ın temel kaynağı Kur'an, yönetim konusunda bireyleri ve nesneleri değil, ilkeleri öne çıkarmaktadır. İslam, özünde birey merkezli değil, ilke ve prensip merkezli bir dindir. Hz. Peygamber'in sünneti ve Medine'de fiilen ortaya koyduğu yönetim anlayışı da tamamen bu doğrultudadır. Hz. Peygamber'in vefatını müteakip ilk iki halifenin yönetim anlayışı da büyük ölçüde sünnete uygunluk üzerine gerçekleşmiştir. Yönetimde emanetlerin ehillerine verilmesi ve adalet merkezi bir konumdadır. İlkeler yerine bireyi, kabileyi, kan bağını, asabiyeti, aşireti, soyu, etnik yapıyı, mezhebi, tarikatı, cemaati yerleştirerek iktidarı lidere mutlak itaate dayalı saltanata dönüştüren çabaların ve yapıların İslâm’ın ruhu ve amaçlarıyla asla bağdaşamayacağı açıktır. Mutlak itaat ve teslimiyet ancak Allah’a yapılır. Hiçbir lider; kral, melik, sultan, halife “zıllullah” değildir. Liderlere yapılacak itaat, ancak ilahi vahyin öne çıkardığı değerler, ilkeler ve hükümler üzerinden yapılması gereken sınırlı ve izafi bir itaattir. Masiyete itaat olunmaz. Devlette ve yönetimde asıl olan doğruluk, emanetlerin ehillerine verilmesi ve adalettir. Allah'ın emrettiği bu ilkelerden sapılması; siyasetin yalan, dolan, iftira, kandırmaca, zulüm ve aldatma üzerinden yürütülmesi masiyet oluşturur. İkbal’in de işaret ettiği gibi, dindarlık, iktidarda gösterilen adaletle ölçülür. Siyasetin amacı, insanı yüceltmektir; insanı küçülten her güç, şeytanidir. Adalet olmadan, kurulan her yapı her ne kadar dini bir isim taşısa da meşruiyetini kaybeder. Bu, hem inancın hem siyasetin özüdür. Bugünün İslam dünyasında dindarlık artıyor ama adalet eksiliyor; görünürlük çoğalıyor, ancak vicdan küçülüyor.

Bu bağlamda yönetimin başındaki kişiye mutlak itaati sistemleştiren krallıklar, meliklikler, sultanlıklar ve hanedanlıklar İslam’la ve şeriatla özdeş olamazlar! Bu yapılar ve yönetimler tarafından Makyavelist bir zihniyetle yapılan birçok yanlışlıkların, sakatlıkların, hukuksuzlukların, zulümlerin, keyfi tutum ve uygulamaların dine ve şeriata nisbet edilip Allah’a fatura edilmesi, ancak din istismarının bir göstergesi olabilir. İktidar mücadelesinde yalan ve iftiraya tevessül ediliyorsa, hukuk araçsallaştırılıyorsa, milletin arasına tefrika düşürülüyorsa, yapılan iş ne kadar dine ve ahlaka uygun olabilir?!

İslam coğrafyasındaki toplumların din anlayışlarının genelde İslam’ın temel kaynaklarına göre değil de; yönetimin başında bulunan kimselerin anlayışlarına, ideolojik tutumlarına, siyasi anlayışlarına, talep ve çıkarlarına göre şekilleniyor olması; yani dinin siyasal ve ideolojik bir mahiyete bürünmesi, dinin ahlaki içeriğinin erozyona uğrayıp buharlaşmasına neden olmaktadır. Din, mezhep veya ne adına olursa olsun ideolojilerin inhisarcı, baskıcı ve üsten dayatmacı tabiatı, akıl ve iradelere ipotek konulmasına, hür düşünceye ve sorgulamaya ket vurulmasına, dinin özünün yitirilmesine, ahlakın değersizleştirilmesine, hukukun siyasallaştırılıp araç haline dönüştürülmesine yol açmaktadır. İslam tarihinde Ebu Hanife, Ahmed b. Hanbel, Ca‘fer es-Sâdık vb. nice âlimlerin ve örnek şahsiyetlerin o günlerin siyasi yönetimleri tarafından kırbaçlanmaları, hapsedilmeleri, işkenceye maruz bırakılmaları ve hatta öldürülmeleri hep bu zeminde gerçekleşmiştir. Bir toplumda indi ve keyfi kararlarla hukukun ihlal edilmesi, doğruluk ve adaletten sapılması, zenginliklerin sadece iktidara yakın belirli şahıs veya grupların ellerinde dönüp dolaşan bir nimet haline getirilmesi, buna karşılık geniş halk kitlelerinin fakirliğe, açlık ve sefalete mahkûm edilmesi ahlakı erozyona uğratır, siyasete ve hukuka olan güveni sarsar. Bu durumlar toplumsal çürümeye, nefrete, öfke birikmesine, gerilime, şiddete, kutuplaşmalara, kamplaşmalara, terör ve çatışmalara zemin hazırlar. Devletin dini adalettir. Unutulmamalıdır ki, ahlak ve hukuk terörü, başka terörleri beraberinde getirir.

Dini anlamda tarikat-cemaat yapılanmalarının ve sivil toplum kuruluşlarının, dini kurumların politize olmaları, iktidarla karşılıklı çıkar ilişkisine girmeleri, ahlaki, hukuki ve toplumsal problemler karşısında sessiz, pasif ve tepkisiz kalmaları onları toplum nazarında güven kaybına uğratıp değersizleştirmektedir. Toplumun ahlaki ve kültürel eğitimi noktasında pozitif manada misyon icra etmeleri beklenen bu yapıların özellikle genç kitleler ve kuşaklar üzerindeki etkilerinin zayıflaması bu noktayla ilişkili gözükmektedir.   Mutlak itaate dayalı teslimiyetçi tavır ve biat kültürü, Allah'ın yanında başka otoriteler ihdas edilerek keyfi hükümlere kapı açılması, Kur'an'a ve sünnete bağlılığın sembolik bir mahiyete indirgenmesine yol açmaktadır. Günümüzde sivil toplum kuruluşlarının, cemaat ve tarikat yapılanmalarının siyasallaşması bir taraftan dış müdahalelere ortam hazırlarken, diğer taraftan toplumun can yakıcı problemlerine el atmalarının; ailelere, gençliğe ve çocuklara inmelerinin önünde ciddi bir engel oluşturmaktadır.

  1. Kültür ve Eğitim Boyutu

Dinin şekle indirilip özünün yitirilmesinde, ahlakın ve hukukun değersizleştirilip geri plana atılmasında etkin olan kültür ve eğitimle ilgili faktörleri maddeler halinde özetlemek uygun olacaktır:

  1. Dinin Atalar Dini Hale Getirilmesi

Dinin kültürel formlar, taklitler, yaygın zihniyetler üzerinden bir atalar dinine dönüşmesi, kabileciliğin, etnik milliyetçiliğin ve mezhepçiliğin alt kimliğine indirgenmesi dinin özünün yitirilmesine neden olmaktadır. İkbal’in de işaret ettiği gibi, Müslüman dünyanın krizi burada düğümlenir: Dindarlık görünürlükte artarken vicdanın derinliği kaybolmuştur. Ritüel, ahlakın yerini almış; inanç, alışkanlığa dönüşmüştür. İkbal’in sözüyle: “Bir medeniyetin ölümü, onun düşünce gücünün durduğu andır.” Kendilerine uyarıcı peygamberler gönderildiği halde şuursuzca atalarının geleneğine tabi olan geçmiş toplulukların durumuna işaret eden aşağıdaki ayet bu gerçeğe işaret etmektedir:

 “İnkârcılara: “Allah’ın indirdiğine uyun” dendiği zaman: “Hayır! Biz, atalarımızdan gördüğümüze uyarız” derler. Peki, ya ataları aklını kullanamayan ve doğru yolu bulamayan kimseler ise!” (Bakara, 2/170)

Din insan içindir; yani onun dünya ve ahrette kurtuluşu ve mutluluğu içindir. Allah, Kur'an'da insanın aklına ve iradesine hitap ediyor, onu yeryüzünde halife kılıp aklı, iradesi ve nefsi üzerinden imtihan ediyor; niyet, karar ve eylemlerinden sorumlu kılıyor. Dinin tefekkür, sorgulama ve arınma olmaksızın bir “alışkanlık ve aidiyet” olarak sadece sosyolojik bir kimlik, geçmişin bilinçsizce tekrarı, sorgusuz sualsiz biat ve lidere mutlak itaat kültürü olarak yaşandığı yerde özgür irade baskılanır, toplumsal vicdan ölür. Sonuçta ahlak, somut bir adalet veya vicdani eylem olarak şekillenemez.

  1. Kur’ani Anlayış, Kavrayış ve Bilgi Bütünlüğünün Parçalanması

İslam dininin temel kaynağı Kur'an'da insan fizyolojik, biyolojik, psikolojik ve sosyolojik boyutları ile bir bütün olarak anlatılmakta, insanın hidayeti için insana olan hitap da bu boyutlar üzerinden gerçekleşmektedir. Kur'an'da Allah-insan, insan-insan/toplum ilişkisine ve haklarına dair ayetler ve hükümler "ahkâm ayetleri" olarak isimlendirilmektedir. Bu ayetlerin yanında Allah'ın varlığı, birliği, isim ve sıfatları, ahret, melekler, vahiy ve nübüvvet gibi itikat konularına, insanın yaratılışına ve özelliklerine, yer ve göklere, yerde ve gökte yaratılanlara, nimetlere, geçmiş peygamber ve toplumların kıssalarına dair bilgiler de verilmektedir. Kur'an'da akla vurgu yapılarak bütün bu konularla ilgili ayetlerin tevhit merkezli bir bakışla düşünülmesi, kavranıp ibret alınması istenmektedir. Bu şekilde ayetler üzerinde düşünüp onları anlama ve kavrama işi "fıkıh" kelimesinde ifadesini bulmaktadır. Fıkıh, sözlükte bir şeyi, bir konuyu derinliğine kavramayı, anlamayı, akletmeyi ve hakikatini bilmeyi ifade eder. Bu bağlamda ayrım yapmaksızın ve birbirinden koparılmaksızın Kur'an'daki itikadi, ameli, ahlaki, kevni (kozmik), tarihi bütün ayetler fıkhın konusudur. Yani fıkh kavramı, itikada, ahlaka, ibadete, muamelâta, hukuka, tarihe, insana, dünya ve evrene dair ayetleri birbirinden koparmaksızın tevhit merkezli anlamayı ve kavramayı ifade etmektedir.

İslâm toplumunda dinî bilginin gelişip alt ilim dallarının oluşmasına paralel olarak fıkhın İslâm’ın sadece ferdî ve sosyal hayata dair amelî hükümlerini bilmeyi konu edinen bir ilim dalı olarak teşekkül edip terimleşmesi VIII. yüzyılın sonlarından itibaren olmuştur. Fıkıh bu şekilde sadece dinin ibadet, muamelat ve hukukla ilgili hükümlerinin bilinip anlaşılmasına indirgenince bir anlam daralmasına maruz kalmış, ibadet ve amellerde şekilcilik öne çıkmış, imani ve ahlaki öz ihmal edilmiştir. Fıkhın sadece ibadetlere ve şekle indirgenmesi, inanç ve itikat konularının kelama, ahlakın tasavvufa havale edilmesi, bu alanların birbirinden koparılmasına, dine parçacı yaklaşılmasına neden olmuştur. Bunun yanında dinin akılcı yorumlarının bidat olarak görülüp ötelenmesi veya dışlanması, ideolojik hadis anlayışına dayalı, Kur’an’a lafız üzerinden yüzeysel ve şekilci yaklaşan, yönetime mutlak itaati, teslimiyeti ve biat kültürünü öne çıkaran yaklaşımların yaygınlık ve etkinlik kazanması da düşüncenin ve ahlakın gerilemesinde etkin olmuştur.

  1. Allah’tan ve Tevhitten Kopuk Kuru Bilgiye Dayalı Seküler Bilim Anlayışı

Dinin ve bilimin alanlarının, mecralarının, amaç ve yöntemlerinin birbirinden farklı olduğu kabul edilmelidir. Ancak, bunun böyle olması bu iki alanın tamamen birbirinden farklı olduğu anlamına gelmez. Çünkü din ve bilim, her ikisi de insana mahsus fıtri olgulardır. Hayvanlar için bir din ve inanç sisteminden, bilim üretiminden, medeniyet inşa etmekten bahsedilemez. Nedensellik (determizm) üzerinden evreni, dünyayı, insanı, canlı ve cansızları, onların tabi olduğu kanunları araştıran pozitif bilimin imani, ahlaki ve hukuki değerler üretme gibi bir misyonu yoktur. Pozitif bilim değerler konusunda nötr bir konumdadır. Ancak bilimi üreten insan aynı zamanda onun kullanıcısı durumundadır. İnsan ise akıl ve irade yanında nefsi ve ihtirasları da olan bir varlıktır. İyilik ve kötülük potansiyeline sahiptir. Örneğin insan nükleer enerjiyi (fabrikaları çalıştırmak, hastaneler işletmek, gemiler yürütmek gibi) insanlığın hizmetinde kullanabileceği gibi; aynı nükleer enerji ile şehirleri, ülkeleri, coğrafyayı tahrip edebilir, binlerce insanı katledebilir.

Maneviyat ve kutsaldan kopuk bir bilim anlayışı; ahlakın ve hukukun emrine verilmeyen bir teknoloji insan kılıklı canavarların ellerinde korkunç silahlara dönüşebilir. Nefsine tapan, materyalist, ihtiraslarına mağlup bir insan için ne ahlakın ne de hukukun bir değeri olabilir. Bugün insanlığın şahit olduğu müessif olaylar bunun açık bir göstergesidir. Eğitimli ancak vicdandan yoksun, ihtiraslı, değerleri önemsemeyen, gerçekte materyalist ve çıkarcı, ölümü ve ahreti düşünmeyen sözde Müslüman kimselere ne kadar güvenilebilir; kendilerine emanet teslim edildiğinde o emanetin hakkını ne derece verebilirler?! Hâlbuki gerçek Müslüman, elinden ve dilinden başkalarının emin olduğu kimsedir.

  1. Bilinçsiz Ezbere Dayalı Eğitim Yöntemleri ve Modelleri

Eğitim, yalnız bilgi değil, şahsiyet inşasıdır. İkbal’in de işaret ettiği gibi gerçek eğitim, insanın hem aklını hem kalbini aydınlatır; itaatkâr kalabalıklar değil, sorumlu bireyler yetiştirir. Soru sormayan zihin otoriteye teslim olur; otoriteye teslim olan zihin de vicdanını kaybeder. Ezbere dayalı eğitim, dogmayı yeniden üretirken, eleştirel düşünceye yer bırakmaz. Benliğin zayıflaması, Müslümanlığın değer yargıları yerine sadece bir kimlik ve taraftarlık meselesine dönüşmesine yol açar, insanı özgür ve sorumlu iradeden yoksun bırakarak “sürü” psikolojisine iter. Dinin, bir ahlaki aksiyon projesi olmaktan çıkıp, duygusal bir aidiyet bayrağına dönüşmesi, toplumsal vicdanı köreltir ve adaletsizlikleri meşrulaştıran bir kitle psikolojisi yaratır. Görülen şu ki, kuru ezberciliğe, şekilciliğe ve körü körüne taklide dayalı geleneksel eğitim değer inşa etmede zayıf ve yetersiz kalmaktadır. Teknoloji, internet, akıllı telefon, oyun siteleri, sosyal medya çocukları ve gençleri teslim almaktadır. Artık aileler çocuklarını kontrol edemiyorlar.  Çocuklar ve gençler her istediklerini kolaylıkla, hiç emek çekmeden elde etmek istiyor. Bencil, sabırsız, dünyayı kendine göre algılayıp yorumlayan bir nesil yetişiyor. Günümüz şartlarında çocukları ve gençliği cezbedecek, onları idealize edip değerler üzerinden şahsiyet kazandıracak, manevi olarak doyuracak bilinçli bir eğitime ihtiyaç vardır.

Kurban bayramının hayırlara, iyilik ve güzelliklere vesile olması dileği ile…

 

Yorum Ekle
Adınız :
Başlık :
Yorumunuz :

Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

sanalbasin.com üyesidir

ANA HABER GAZETE
www.anahaberyorum.com
İşin Doğrusu Burada...
İLETİŞİM BİLGİLERİMİZ
BAĞLANTILAR
KISAYOLLAR
anahaberyorum@hotmail.com
0312 230 56 17
0312 230 56 18
Strazburg Caddesi No:44/10 Sıhhiye/Çankaya/ANKARA
Anadolu Eğitim Kültür ve Bilim Vakfı
Anadolu Ay Yayınları
Ayizi Dergisi
Aliya İzzetbegoviç'i
Tanıma ve Tanıtma Etkinlikleri
Ana Sayfa
Yazarlarımız
İletişim
Künye
Web TV
Fotoğraf Galerisi
© 2022    www.anahaberyorum.com          Tasarım ve Programlama: Dr.Murat Kaya