Ülkelerin jeopolitik ve jeostratejik politikaları, o ülkenin coğrafi yapısına göre değişir. Coğrafya hayatı etkileyen en önemli faktördür. Bu, günlük hayatın zorluklarını veya kolaylıklarını getirdiği gibi ülke savunmasını da etkileyen bir durumdur.
Bazen bir tepe, bir nehir, bir şehir veya denizin bir köşesi ülke savunmasında kaderi değiştirir. Asıl olan o tepe, nehir veya şehir değildir. Orası bir hattır. Yani ülke içinde bir çizgi ve bir noktadır. Orayı savunmak ülkeyi savunmak ve korumak kadar önemli olur o zaman. İşte o vakit o tepenin veya nehrin anlamı daha da büyür. Orası bir sembol olur.
Söz, aslında; Gazi Paşa’ya aittir: “Hatt-ı müdafaa yok, sath-ı müdafaa vardır.” Yunan İzmir’e çıktıktan sonra adım adım Anadolu’da ilerlemiş, Polatlı önlerine geldiğinde bütün ordular Sakarya Nehri’nin doğusunda konuşlanmıştı. Bizim için olay, hayat- memat meselesi olmuştu. Ülkenin her yerini korumak için bu hattın korunması gerekirdi.. Sakarya, son çare idi. Sakarya hattı, bütün vatanın kaderini çizecekti.
Bunun manasını daha önceden tattık biz. Düşman, Çanakkale önlerine ve Gelibolu Yarımadasını’na geldiğinde, bütün gücümüzle oraya yığınak yaptık. Çanakkale Boğazı ve Gelibolu Yarımadası bir hattı. Ama bu hat yarılırsa, İstanbul gidecek, payitaht gidecek, payitaht gidince, ülke elden gitmiş demek olacaktı. Çanakkale’nin geçilmez olması gerekiyordu. Bir hattı savunuyorduk ama bütün vatanı korumayı amaçlıyorduk.
Çanakkale’de tarih tekerrür etmiştir. Bir şehri savunmanın bütün vatanı savunmak olduğunu 1872’de Namık Kemal, Çanakkale’den 43 önce haykırmıştır: Vatan Yahut Silistre…
Ruslarla yapılan savaşlarda, Karlofça ve Pasarofça anlaşmalarından sonra hep geriledik. Ruslar, Tuna kıyısına ve Silistre’ye dayanınca koca Şair,” Silistre giderse Vatan gider” endişesine kapıldı. Silistre stratejik bir nokta idi çünkü..
Asıl olan, ana karayı korumaktır. Ana karanın korunması, uzak noktalardan başlar. Ana karanın en hassas noktası da başkenttir. Bütün ülkelerin başkenti askeri açıdan zor ulaşılacak bir menzildedir. Namık Kemal, ana karanın ve dolaysıyla başkentin korunmasının Tuna Nehri’nden başlayacağına işaret etmiştir. Çanakkale Savaşlarındaki halet-i ruhiyetimiz de böyledir. Yunan, Batı Anadolu’da süratle ilerleyip, Sakarya Nehri’ne kadar geldiğinde Gazi Meclis’te “Başkenti Kayseri’ye taşıyalım” diye konuşulmuştur. Kayseri ana karanın daha derinindedir. Başkentin stratejik konumu çok önemlidir. Başkent ülkenin sembolüdür. Başkent giderse ülke bloke olur.
Tekrar Silistre’ye dönersek.. Nitekim bir kaç yıl sonra Silistre düştü. Düşman Tuna’yı atladı. Karakolları yokladı. Rusları durdurmak mümkün değildi. Çünkü Silistre kapısı yıkılmıştı. Kapısı olmayan evin hali nice olur? Ruslar hızla İstanbul önlerine geldiler. Yeşilköy'e.. Yani Ayastafenos'a.. Ruslar, burada anlaşma ile ve ancak büyük tavizlerle durdurulabildi.
Bizimkiler acizdi. Rusları durdurabilecek bir taktik ve strateji geliştiremediler. Kendinden menkul bir düşünce ile surları renk renk boyadılar. “..amma da sağlam kaleleri varmış .Bu kaleyi aşamayız” demelerini beklemek için...Boyayı sağlamlığa ölçü olacak sandılar. Namık Kemal’i de “..sen Vatan Yahut Silistre ile halkı galeyana getirdin” diye Magosa’ya sürdüler.
Ayastafenos Antlaşması, tarihimizin en acı antlaşmalarından biridir. Bu antlaşma ile topraklarımızın 1/3’ünü kaybettik. Antlaşma sonrasında Rumeli’nin bir çok yerinden evlerini terkeden aileler akın akın Anadolu’ya göç etti. Sefillik diz boyu oldu.
Ülke savunmasında bazen bir hat yani sınır küçük bir yer ülke savunmasında efsane olur. Bir tepenin, bir nehrin bir deniz kıyısının bunda büyük rolü vardır. Bu, önce başkentin sonra bütün vatan sathının genel savunmasının güçlenmesine yardım eder demiştik. Çanakkale Geçilmez sloganı tarihimizin en şanlı kahramanlıklarını hatırlatır. Silitrenin düşüşü de hüznü...
Evet, bütünü korumak bazen küçük başarılardan geçer. Asıl olan bütün vatandır.